Lovers of Samos Island is a story book by the Turkish author Mehmet Murat ildan, first published (in Turkish) by the Truva Publishing House (Truva Yayinlari) in Istanbul in 2006.
The book consists of 14 stories:
1- Sisam Adası Aşıkları (Lovers of Samos Island) Lovers of Samos Island is a story of Turkish-Greek friendship. It takes place in the South Aegean sea coast of Turkey and in the Greek Samos island in the year 2001. Four university students from Izmir have been camping on the coast across the island. While they are fishing, they find a mysterious bottle with a message inside and they decide to go to the island to find out the person who sent this bottle...
2- Napoli'de Balayı (Honeymoon in Naples)
3- Sekoya Çiçeği (Sequoia Flower)
4- Kara Sinek (Housefly)
5- Ölümsüz Yarış (Endless Race)
6- Kerempe Feneri (Kerempe Lighthouse)
7- Kurnaz Hancı (Cunning Inkeeper)
8- insan Hırsınınn Öyküsü (The Story of Human Ambition)
9- Manastır Berberi (Monastery Barber)
10- Leopar (Leopard)
11- Nuh'un Gemisi (Noah's Ark)
12- Truva Atı (Trojan Horse)
13- Bal Arısının iğnesi (Honeybee's Needle)
14- Eğri Ok (Crooked Arrow)
Sisam Adası Âşıkları: “Öyküdeki olaylar, Sisam adasının karşısındaki koyda kamp yapan üniversiteli dört gencin denizde bir şişe bulmalarıyla başlar. Bu esrarengiz şişe onları karşıdaki yeşil adaya kadar götürecek ve oradaki genç Yunanlı âşıkların yaşamlarını derinden etkileyecektir…”
Napoli’de Balayı: “10 Ağustos 1945 günü, İstanbul’un tarihi bir sokağında, fötr şapkalı ve takım elbiseli bir adam küçük bir sahaf dükkanına girer. Karşı apartmandaki cinayeti soruşturan bu detektif, birkaç yıl sonra kendisini Napoli’ye kadar götürecek olan tuhaf gelişmelerin akışına kapılacaktır…”
Sekoya Çiçeği: “Ege’nin Gümüldür beldesinin doğusunda, Klaros antik kentinin bulunduğu Ahmetbeyli köyüne yakın yerdeki bir çiftlik evinde cereyan eden olayların hikayesidir Sekoya Çiçeği. Çiftlikte tek başına bir yazar yaşamaktadır; komşuları onu ziyarete geldiklerinde tatsız bir sürprizle karşılaşırlar…”
Bu kitap, birbirinden ilginç 14 özgün öyküden oluşmaktadır. Bunların arasında “Kara Sinek” gibi ödül almış; “Ölümsüz Yarış” ve “Nuh’un Gemisi” gibi övgüye değer bulunmuş; ve “Sisam Adası Âşıkları” gibi tiyatroda sahnelenecek olan öyküler de vardır. Özellikle kısa öyküler, Türk öykücülüğünde benzersiz bir tarzı temsil etmekte; yer yer, Zen ustalarının hikayelerinde olduğu gibi zihinlere bir aydınlanma esintisi vermekte ve kimi zaman da Amerikalı ünlü hikaye yazarı O’Henry’nin umulmadık bir biçimde noktalanan öykülerini çağrıştırmaktadır.
Yüksek ve klasik edebiyatın çağdaş temsilcilerinden yazar Mehmet Murat İldan’ın bu öykülerinde yaşamın derin anlamını, sevginin sıcaklığını, Türk-Yunan dostluğunu, bir cinayetin aydınlanışını, “Bütünün” güzelliğini, insan hırsının kaynağını, şeytan ve meleğin tuhaf arzularını, bir işçinin öfkesini ve kara bir sineğin insana dair fikirlerini keyifle okuyacaksınız…
Sakıngan bir sincap, iki ayağının üzerine dikilmiş, meşe ormanının derinlerinden gelen tanrısal mırıltılara kulak kesilmişti. Kimi zaman rüzgar, bir vantrilok ustalığıyla dilsiz yaprakları hışırtılarla konuştururdu; fakat bugün havada hiçbir esinti yoktu! Bu mırıltı, susuzluktan kurumaya yüz tutmuş meşe ağaçlarının okudukları bir yağmur duasıydı...
Ağaçların göğe yakarışı sürerken, imbat rüzgarı denizden karaya doğru esmeye başladı. Bir bulut, duanın davet ettiği “Kurtarıcı peygamber” havasıyla, ormanın üzerine siyah bir şemsiye şeklinde yerleşti. Meşe ağaçları, kupkuru dudaklarını gökyüzüne çevirip, düşecek ilk damlayı hasretle beklemeye başladılar...
Akşam vakti, kara bulutun içinde beyaz şimşekler çaktı; sanki dev bir yayın kirişi uzaya kadar gerildi ve ateşten bir ok fırladı; ihtiyar bir meşe ağacının üzerine yıldırım düştü. Bu beklenmedik hain hücumda, meşe ağaçları ağır kayıplar verdiler; pek çoğu, Ortaçağ’da büyücülükle suçlananlar gibi yanıp kül oldular. Umut çığlıkları ölüm çığlıklarına dönüşmüştü. Katil bulut, imbat rüzgarının desteğiyle, ormanın üzerindeki maviliklerde bir köpek balığı gibi dolaşıyordu; sağ kalan ağaçların üzerine korkunç kahkahalar eşliğinde yıldırımlar yağdırıyordu. Bu vahşete sinirlenen meltem rüzgarı, ormanın yardımına koştu. Karadan denize öylesine şiddetli bir şekilde esti ki, barbar bulutu önüne katıp denizin ötesindeki çöle kadar götürdü ve onu çölün ortasında ölüme terk etti.
Kara bulut, huysuz bir atın sağa sola çifte atması gibi, etrafa yıldırımlarla öfke saçtı; fakat çölün kumları yıldırımlarla bir güzel dalga geçtiler. Birkaç yılan ve akrepten başka bir şey öldüremeyen bulut hırsından ağladı. Çölün kumları ve kaktüsler, kan emen vampir yarasalardan daha iştahlı bir biçimde bütün damlaları yuttular; bulutu besleyecek su buharlarına tam bir ambargo koydular...
Kardeşler, dünyanın her yerinde şiddetli bir geçimsizlik içindeydiler! Üstat Goethe, “Doğa, daima yeni şekiller yaratır.” derdi; yeni şekiller yaratırken de sürekli çatışmalar oluyordu. Deniz kıyısındaki bir kaya, yüzüne sürekli tokat atan küstah dalgalardan bıkmıştı artık; kobra gibi tıslayan dalgalar, her gün kayanın gözlerini oyuyorlar, yüzüne tükürüyorlardı! Küçük bir göl, patlayan bir yanardağdan akan lavların içinde boğulmuştu. Yaşlı çam ağaçları, karlı dağların üzerinde kayarak eğlenen genç çığların altında kalmışlardı. Bahar çiçekleri, gökten bomba gibi yağan doluların altında perişan olmuşlardı...
Tanrının oğulları ve kızları neden birbirleriyle kıyasıya dövüşüyorlardı? Ulu bir çınar, neden bir depremle yerle bir ediliyordu? Ayçiçeği tarlaları niçin sellerin ıslak çizmeleri altında ezilip gidiyorlardı? Tanrı elbette ki bütün bu kardeşleri özde “İyi” yaratmıştı; fakat onlar doğru yoldan ayrıldılar, Şeytana uydular ve hırslandılar! Açgözlü bir hortum, o büyük hırsını doyurmak için, önüne gelen her şeyi, zarif gül ağaçlarını, manolya çiçeklerini, dev sekoyaları silip süpürüyordu. Okyanuslar, sanki yeterince büyük değillermiş gibi, koca dalgaları piyade askerler olarak kullanıp, kıyıları işgal etmeye çalışıyorlardı. Yanardağlar, “En güçlü benim” diye kükreyerek bir adayı yok edip başka bir ada yaratıyorlardı...
Bütün bunlardan çok daha vahim bir gelişme ortaya çıktı: Doğadaki bu korkunç hırs ve şiddet eğilimi, insanoğluna da bulaşmıştı artık!... İlkel insan, yanardağdaki o müthiş hırsı, dev dalgaların kıyıların ötesine geçmek için sergiledikleri o sonsuz ihtirası ve delice çabaları gördükçe onları dayanılmaz bir şiddetle kıskandı; onları kendisine örnek aldı; tıpkı onlar gibi olmaya çabaladı. Doğa, hırsını şeytandan almıştı; insan da hırsını doğadan aldı. Çırak, ustasından pek çok şey öğrendi. Şimdi insanoğlu, erkek goriller gibi göğüslerini yumruklayarak doğada dolaşıyor, “En hırslı benim!” diye bağırıyor!... Doğanın hırsının bir sınırı vardı; dünyayı ele geçireceğim diye patlayan dehşetli bir yanardağ bir süre sonra yorulur, bütün dünyayı lavlara boğamayacağını anlar ve sönüp giderdi; yıkıcı bir hortum, bütün dünyayı yakıp yıkamayacağını anlayıp aradan birkaç saat ya da en fazla birkaç gün geçtikten sonra çılgınca dönmekten vazgeçer, yok olup giderdi; oysa insanoğlunun hırsının sonu yoktu! İnsan, önce bu dünyanın efendisi olacak, sonra uzaydaki diğer dünyalara sıra gelecekti... Doğa, insana hırsı öğrettiği için bin pişmandı şimdi; insan da hırslı olduğu için pişmanlık duymaya başlamıştı… Ünlü teolog ve şair François Fénelon’un “Telemakhos’un Maceraları” isimli eserinde de söylediği gibi, “İnsanların hırsı ve açgözlülüğü, mesut olmamalarının sebebiydi…” Mehmet Murat ildan; İnsan Hırsının Öyküsü, Istanbul: E Edebiyat Dergisi, Haziran 1999.
14. yüzyılın ilk yarısıydı. Avrupa nüfusunun üçte birinin kara vebadan öldüğü, İngiliz Krallığı’yla Fransa arasındaki 100 yıl savaşlarının başladığı, ünlü şairler Dante Alighieri ve Giovanni Boccaccio’nun yaşadığı bir zaman diliminde, İtalya’da Roma’nın kuzeydoğusunda yüksek dağlar arasında bir yerde bulunan bir hanın önündeydik. Kızıl güneş, Bermuda Şeytan Üçgeni’ndeki esrarlı kayboluşları anımsatan bir biçimde, görkemli bir dağın ardında hızla gözden kaybolmuştu. Güneş ortadan kaybolunca insanın aklına hep Alvin Sargot’un şu güzel sorusu gelirdi: “Güneş batınca gölge nereye gider?” Bunu gölgelere sormak gerekirdi elbette!.. Hanın birkaç kilometre uzağındaki görkemli dağın eteklerinden giden topraklı yolda bir toz bulutu görünüyordu.
“Herhalde hırçın rüzgar yolu süpürüyor,” diye mırıldandı hancı.
Fakat pek de emin değildi. En iyisi biraz daha yakından bakmaktı. İri cüssesine rağmen bir çekirge gibi hareketliydi. Alçak çitlerin üzerinden zıplayıp, hanın arka tarafındaki yosunlu kayaya doğru yürüdü; bir dağ keçisinden çok daha rahat bir şekilde kayaya tırmandı. Büyük bir karpuzun üzerine konmuş iki küçük mercimek gibi duran gözleriyle ufku taradı.
Toz bulutu hana doğru süratle yaklaşıyordu; bu hızla giderse hana çarpacaktı! Bulutun bulanıklığında üç siyah at göründü; bu genç Arap atlarının üzerinde, çöl bedevileri gibi giyinmiş üç esrarengiz adam belirdi. Sanki bunlar, Hasan Sabbah’ın, cennete kavuşacakları inancıyla canlarını hiçe sayan fedaileriydi!... Yolcular çevik hareketlerle atlarından inip hancının yanına geldiler. Alacakaranlıkta, geyik derisinden yapılmış eski bir kese havada uçtu. Kaba saba hancı, sadece bir gece konaklamak için bir kese dolusu altın veren bu yağlı müşterileri karşısında görünce, saray soylularını aratmayacak bir kibarlığa büründü. Yolcuların önünde öyle bir eğildi ki, sanki yere serilmiş bir ayı postuna dönüştü.
Yolcular ne yediler ne de içtiler; doğruca yukarı dinlenmeye çekildiler. Hancı, yüzlerindeki örtülerden dolayı sadece gözlerini seçebildiği bu sır yüklü adamların ne biçim olduklarını görmek için, ayak uçlarına basarak gizlice onları takip etti. Üç adam, odadaki yuvarlak masanın çevresinde toplanmış, fısıldaşıyorlardı. Az sonra, başlarındaki örtüleri çıkarıp harıl harıl yanan ocağın içine fırlattılar. Çamura yatmış bir yaban domuzundan daha kirli ve kanlı dişlerini gösteren bir sırtlandan daha çirkin bu yaratıkları görünce, hancının kanı dondu...
Konuşmalardan anlaşıldığına göre, bunlar Tevrat ve İncil’de hakkında bilgiler verilmiş olan Azrail’in cehennemden yeryüzüne getirttiği katillerdi. Azrail’in “Can alma işleri” şu sıralar pek yoğundu: Uzaklarda bir ülkede dehşetli bir deprem olmuştu, bir başka ülkede veba salgını vardı ve yine uzak bir ülkede iki büyük ordu tepsi gibi dümdüz bir ovada keskin kılıçlarını çekmiş vuruşuyorlardı. Ölüm meleği Azrail, bazen her yere yetişecek kadar yeterli zaman bulamazdı ve işte bu zamanlar böyle toplama katiller devreye giriyorlardı. Bu katillerin görevi, artık zamanı dolmuş olan hancıyı gece yarısı boğup hanın önündeki kör kuyuya atmaktı!...
Hancı, duyduklarından sonra ilk şoku atlatıp kurtulma planları yapmaya başladı. Gece yarısına daha üç saat vardı. Vakit kaybetmeksizin, hanın yakınlarındaki bir köye doğru dörtnala yola koyuldu. Köyde, gürgenden yapılma bir kapının önünde durdu; kapı açıldı, ev sahibi bir mum yaktı. Hancı, sanki bir aynaya bakıyordu. Karşısında duran bu ayna, kurnaz hancının ikiz kardeşiydi! Geyik derisinden yapılma keseden çıkardığı birkaç altını kardeşine verdi hancı ve bu gece hana göz kulak olmasını istedi.
“Bu da nereden çıktı?” diye sordu, hancının kardeşi.
“Bu gece karım denen o cadalozu hiç görmek istemiyorum! Bir gecelik idare et durumu!” dedi kurnaz hancı.
“Bıkkınlık, ha? Bilirsin karını ben de hiç sevmem, ama bu altınların hayrına yaparım her dediğini.”
“Öyleyse hiç durma, hemen git hana; gürültü de yapma, yeni müşterilerimiz uyanmasınlar! Karım bugün çok yorgundu, herhalde erkenden yatmıştır; yanına uzanır yatarsın sessizce...”
“Anlaştık! Sen de yarına kadar evime göz kulak ol! Yatağıma girmeden önce de çizmelerini çıkarmayı sakın unutma! Şimdilik hoşça kal, sevgili kardeşim!”
Hancı cevap vermedi. Kardeşi kapıdan çıkınca,
“Ebediyen hoşça kal, saf kardeşim!” diye mırıldandı.
Saf kardeş, dışı sarmaşıklarla kaplı hana vardı; hancının samandan yapılma yatağına uzandı. Hancının karısı, domuzlar gibi ses çıkararak horlamaktaydı. Gece yarısı bir baykuş öttü; katillerden biri, elindeki sağlam ipi saf kardeşin boynuna geçirdi; diğer iki katil de kollarından ve ayaklarından tuttular. Saf kardeş boğuk sesler çıkararak karaya çıkmış bir balık gibi çırpınırken, odada şiddetli bir rüzgar esti; yatağın üzerine dev bir gölge düştü. Kadın halen horlamaktaydı. Katiller korkuyla yere kapaklandılar; yüce efendi göğün dördüncü katından elindeki bir yoklama defteriyle birlikte teftişe gelmişti!...
“Budalalar,” diye bağırdı, Azrail. “Ben size hancıyı değil, onun köydeki ikiz kardeşini öldürmenizi emretmiştim! Bırakın şu zavallı hancıyı; o daha çok uzun yıllar yaşayacak... Üçünüz de defolup gidin cehenneme; sizlerle işim kalmadı artık! Kendi işimi kendim göreceğim; han yakınlarındaki o köye gidip, köylü kardeşin ruhunu bağırta bağırta bedeninden çekeceğim.” dedi ve tıpkı gelirken olduğu gibi odada rüzgarlar estirerek gözden kayboldu….
Marcus Tullius Cicero, “Şimdiye kadar hiç kimse kaderinin pençesinden kurtulamamıştır.” demişti. Kurnaz hancı, bunun mümkün olabileceğini ispatladı ve saf kardeşinin ölümle, kendisininkinin de uzun bir yaşamla mühürlenmiş kaderlerini ters yüz edip değiştirmeyi başardı!..
Mehmet Murat ildan; Kurnaz Hancı, Öykü, Çağdaş Türk Dili Dergisi, Temmuz 2000.
Kara bir sinek, bir kasap vitrininin kuytu köşesinde duran kanlı et parçalarından birinin üzerine konmuştu. Ağzındaki küt uçlu hortum sayesinde etin üzerine çözücü bir sıvı boşaltmış, eti eritmiş ve hortumuna bağlı emici pompalarla onu büyük bir keyifle içine çekiyordu. Vücuduna göre iri gözlerini, elinde sineklikle kendisine doğru yaklaşan kasabın çırağına çevirdi aniden; her biri farklı yönlere bakan 6000 tane küçük göz pürdikkat kesilmiş bu çırağı izliyorlardı. Sinekle sinekliğin düellosu fazla uzun sürmedi; kara sinek saniyenin yüzde biri kadar bir zamanda, aspiratörün pervanesinden gelen rüzgarın şiddeti ve yönüne göre kalkış açısını saptayarak havalandı, Mussolini gibi bacaklarından asılı olan ölü bir hindinin ağzından içeri girip izini kaybettirmeyi başardı.
Ölümden dönen sinek, bunu kutlamak için çiğ et kokulu kasap dükkanından ayrılarak çöp kokan sokağa çıktı. İlerideki bir evin açık penceresinde göbeklenmiş tül perdeleri gördü. Rüzgarda şişen yelkenlere benzeyen perdeler, demir atmış bir gemi gibi toprağın esiri olmuş bu koca evi temelinden söküp sürüklemeye çalışıyordu sanki. Kara sinek, en usta hırsızdan çok daha sessiz bir biçimde eve girdi.
İçeride karşılaştığı manzara kara sineği gerçekten çok mutlu etmişti. Tuvaletin sifonu çekilmemişti! Üstelik yatakta horuldayan bir insan da vardı evde. Uyuyan insanları rahatsız etmek, sinekleri zevkten dört köşe eden bir işti. Kara sinek, önce tuvaletteki pisliklerin üzerinde gezindi; vantuzlu ayaklarını iyice kirletti, sonra da horlayan adamın yüzüne havaalanına inen bir uçak gibi iniş yaptı.
Mikroplu ve tüylü ayaklar, şişman adamın tükürüklü dudaklarında yürümeye başladılar. Fakat kara sinek, uyuyan bir gergedanı uyandırmaya çalışan bir karıncadan farksızdı. Adamın kulak kepçesinde kanatlarını iyice çırparak sivrisineğimsi sesler çıkardı, ancak bu uyuyan devi uyandıramadı. Yine de keyfini bozmadı. Bahçeye çıkıp dolaştı; otların arasında gizlenmiş kurbağaları ve uçuş alanlarına tuzak kurmuş sinsi örümcekleri fark edince eve geri döndü.
Kara sinek için odadaki pek çok şey bir sırdı. Örneğin, insanların “Ayna” dedikleri şeyi hiç anlamıyordu. Ayna, kendisine yaklaşanların bir kopyasını yapıyordu. “İyi ki insanlar aynayı bahçeye koymuyorlar, yoksa bahçedeki düşmanlarım bir anda çoğalabilirler!” diye düşündü, kara sinek. Hem sonra insanların “Kitap” dedikleri şeyi de hiç anlamıyordu; bir kitabın karşısına geçip ona saatlerce bön bön bakmak, insanın ne kadar aptal bir yaratık olduğunu kanıtlamıyor muydu? Kara sinek de filozof Francis Bacon gibi insan tabiatında akıllıktan çok aptallık ve delilik olduğunu düşünüyordu.
Kara sinek, insanın ilkel bir yaratık olduğunu düşünüp kendi türüyle övünüyordu. “Yarım kilo at gübresinde bin iki yüz sinek yetişebilir! Ne muhteşem yaratıklarız bizler!” diyerek gururunu okşuyordu. Bunları düşünürken havanın karardığını ve pencereden içeri bir karaltının girdiğini fark etti aniden. Yüzü maskeli adamın elindeki keskin bıçak, pencereden içeri sızmış ay ışığında romantik bir şekilde parıldadı.
Maskeli adam, şişman adamın horultulu ağzını kapar kapamaz boğazını kesti ve geldiği yerden çıkıp gitti. Bahçe demirlerinden atlarken eldivenli eli kesildi. Kara sinek, maskeli adamın demire bulaşmış bir damlacık kanının üzerine kondu; ayakları ve hortumu hep kan oldu. Artık o, dehşetli bir cinayetin Tanrının dışındaki tek görgü tanığıydı. Bir detektif gibi katili izlemek istedi, fakat evdeki leziz yiyecekleri düşününce bundan vazgeçti.
Ertesi gün, karnını iyice doyurmak için yine o kasap dükkanına gitti. Bugün şanslıydı, çünkü kasabın çırağı bunaltıcı sıcakta biraz kestiriyordu. Kara sinek, önce karnını doyurdu, sonra da çırağın eline kondu. Sağ işaret parmağının üzerindeki taze yaranın üzerinde dolaştı. İri gözleri birden daha da irileşti. Dün gece bahçe demirlerinde tadına baktığı kanın kokusu bu parmakta da vardı. O halde dün geceki cinayeti işleyen bu cüceydi! Peki öldürülen kimdi?..
Kara sinek, dükkanın tavanındaki lambanın çevresinde uçup durdu; duvarda asılı duran resmin üzerine kondu ve konar konmaz da küçük beyninin içinde büyük şimşekler çaktı. Duvarda asılı olan resim, dün evine gittiği şişman adamın ta kendisiydi! Çırak, şişman patronunu öldürmüştü!.. Üç gün sonra dükkanın içi polislerle doldu; çırağın eline demir bilezikler takıldı. Polisler, suçluyla birlikte dükkandan ayrılırlarken, kara sinek de eli kelepçeli bu katilin yüzüne konarak onu sürekli rahatsız etti; gözlerinin çevresindeki hassas bölgelere mikroplu ayaklarıyla konup katili iyice sinir etti; çırak aniden ağzıyla sineğe saldırdı ve az daha onu yutacaktı!... Kara sinek çok korktu; “İnsana bulaşmaktansa pisliğe bulaşmak daha iyidir!” diyerek en yakındaki umumi tuvaletlerin yolunu tuttu!.. Kara sinekle Rönesans yazarı şüpheci hümanist üstat Michel de Montaigne aynı yerde buluşmuşlardı: “Dünya yüzünde insandan daha alçak yoktur!..”
Kara Sinek, Öykü, Aydın: Beşparmak Sanat Dergisi, Ocak-Şubat 2001
“Ne diyor bu adam? Türkçe konuşmasını bilmiyor mu?” dedi.
Yaşlı işçi yanıtladı:
“Patron çok iyi Latince bilir; zamanında ailesi onu İtalya’nın en pahalı okullarında okutmuş; o da bu bilgiler boşa gitmesin diye işçilere bazen Latince seslenir!”
Genç işçi, bu trajikomik durum karşısında bir an için düşünsel bir sarsıntı geçirdi; toparlanarak merakla soru sormaya devam etti:
“Peki siz onun ne demek istediğini anlıyor musunuz?”
“Elbette anlıyoruz,” diye yanıtladı yaşlı işçi. “Sen daha yenisin; bu fabrikada on yıl çalışırsan o cümleler senin de kafana kazılır! Patron, o Latince deyimi bize defalarca açıklamıştır. Bu deyim, ‘Verimden düşen yerini başkasına bırakmalıdır.’ demekmiş; daha açıkça söylemek gerekirse, ‘Kovuldun’ demek!..”
“Fakat bu dehşet verici bir haksızlık! Bu zavallı adam hasta; onu eskimiş bir mobilya gibi kapı dışına atmak insanlığa sığar mı?” diye haykırdı genç işçi.
“Vir sapit qui pauca loquitur,” diye yanıtladı yaşlı işçi.
“Nee?” diye öfkeyle sordu genç işçi. “Ne diyorsun? Anlamıyorum seni!”
“Diyorum ki, akıllı adam az konuşur. Bak, patron buraya doğru geliyor! Tut dilini!” dedi yaşlı işçi.
Fabrika sahibi, hasta bir işçiden kurtulmanın mutluluğuyla bir serçe kadar hafiflemişti sanki. Belki de birkaç ay sonra veremden ölecek bir işçiyi şimdiden kovmakla ne kadar isabetli davrandığını düşünerek kendisiyle gurur duyuyordu besbelli. Paradan ne kadar tasarruf ettiğini parmaklarıyla gizlice sayıyordu. Modern kölelerin kürek çektikleri bu demir gemide, elindeki kırbacıyla her gün onları kamçılıyor; güçsüz olanları gemiden aşağıya atıyordu! O, fabrikanın içindeki kara bir buluttu! Kafasında şimşekler çakınca, ağzından yıldırımlar fırlar ve zavallı bir işçinin üzerine düşerdi!..
Fabrika sahibi, otomatik basınçlı şahmerdanla parça taslaklarını döven genç işçinin önünde durdu. Bir süre onu seyretti ve işçinin verimli çalışmasından tatmin olduğunu belirten bir yüz ifadesiyle, “Laborare est orare,” dedi ve çekip gitti.
“Bu şeytan yine ne dedi?” diye sordu genç işçi.
“Çalışmak dua etmekmiş, bir tür ibadetmiş. Benediktin rahiplerinin bir sözüymüş bu. Görüyorsun ya, patron sayesinde biz de Latince öğreniyoruz,” diyerek acı acı güldü yaşlı işçi.
Genç işçi, fabrika sahibinin her gün fabrikaya gelip Latince bir takım garip sözler söyleyip gitmesine dayanamaz hale gelmişti artık. Bir barut fıçısı gibiydi; fabrika sahibinin ateşten sözlerine daha ne kadar dayanabilirdi ki bir barut fıçısı? Adamı görünce boğulacak gibi hissediyordu kendisini.
Bir cuma sabahı, genç işçi yine şahmerdanın başında harıl harıl çalışıyordu. Haftalar önce işten atılan ve veremden ölen o çelimsiz işçinin cenaze töreni vardı öğle vakti. Duyguları yoğunlaşmış, ağırlaşmıştı. Uzak köşede fabrika sahibinin kibirli yüzünü görünce tüyleri diken diken oldu. Onun kendi tarafına doğru geldiğini görür görmez işini bıraktı ve yere çömeldi; yapay bir biçimde öksürmeye başladı. Yaptığı her hareket o veremli işçiyi anımsatıyordu. Bir tiyatro oyuncusu gibi o çelimsiz işçiyi oynuyordu. Bütün uyarılara rağmen işinin başına dönmedi. Fabrika sahibinin ne söyleyeceğini çok iyi biliyordu:
“Tempus abire tibi est!”
Bu söz onun kovulduğunu söylüyordu. Günlerdir böyle bir anı beklediği belli olan genç işçi, namludan fırlayan mermi hızıyla ayağa kalktı ve elindeki bıçağı defalarca fabrika sahibine sapladı. Bütün işçiler korkudan sapsarı kesildiler. “Hiçbir suç, hazırlıksız işlenmez!” diyen Seneca haklı çıkmış görünüyordu; genç işçi, cebinden çıkardığı Latince sözlükten daha önce saptadığı bir sayfayı açarak yerde ölmek üzere olan fabrika sahibine şöyle söyledi:
“Mors tua, vita mea!”
Bütün işçiler hep bir ağızdan, “Ne dedin ona?” diye sordular.
“Sen ölmelisin ki ben yaşayayım, dedim!”
Yaşlı işçi,
“Keşke öldürmeden önce onunla konuşsaydın; belki ikna olurdu, belki fabrikayı daha insancıl bir biçimde yönetmeye başlardı,” dedi.
Genç işçi, elindeki sözlüğün sayfalarını karıştırdı ve yüksek bir sesle bağırdı:
“Naturam expelles furca tamen usque recurret! Leopar beneklerini değiştiremez!..”
Mehmet Murat ildan; Leopar, Öykü, Ankara: Çağdaş Türk Dili Dergisi, Ekim 1999.
Beş yaşındaki İbrahim, bir yalıyarın tepesine kurulu evlerinin önünde oturmuş çok garip sorular soruyordu babasına:
“Evimiz niye zürafa gibi upuzun, baba?” dedi, bebeksi bir saflıkla.
“Deniz fenerleri hep böyle uzun olurlar, yavrum,” diye sevecenlikle yanıtladı Şemsi bey.
Şemsi beyin dedesi ve babası da, Kastamonu’nun Cide ilçesinde bulunan Kerempe burnunda 1884 yılında Fransızlar tarafından yapılmış olan Kerempe deniz fenerinde çalışmıştı. Babadan oğla geçen bir tür krallıktı burası, bir “Deniz Feneri Krallığı!” Bu fener denizden 82 metre yükseklikte bulunuyordu; yüksekliğine ulaşmakta Karadeniz'in sisleri bile zorluk çekerdi!.. Bu harika fener, Cide’den İnebolu’ya giderken bir virajı dönünce sürpriz bir şekilde aniden çıkardı karadaki yolcuların karşısına ve onları kendisine hemen âşık ederdi!..
Şemsi bey, küçük İbrahim’i kucağına alarak,
“Duyuyor musun sesleri? Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur, fısıldaşır!” dedi.
“Bir şey duymuyorum, baba!” diye yakındı küçük İbrahim.
Şemsi bey, oğlunun minik kulaklarını kapatan yünlü beresini başından çıkardı ve uçurumun altını işaret ederek,
“Bak, dinle şimdi, kayalara çarpan dalgalar martılara bir şeyler söylüyorlar. Duyuyorsun değil mi?” dedi.
Küçük İbrahim, önce korkulu gözlerle aşağıya baktı ve sonra başını yukarı kaldırdı; çığlık atan martıları duyduğunda,
“Martı dalgaya ne diyor, baba?” diye sordu.
Şemsi bey, “Geveze martı şimdi dalgayla değil deniz feneriyle konuşuyor!” diyerek oğlunu iyice şaşkına çevirdi.
Çığlık atan martıyı yanıtlarcasına deniz fenerinden uğultular yükseldi. Sert rüzgarın fenere çarparak çıkardığı bu uğultuları duyan küçük İbrahim, babasının “Bilinmeyen dilleri” kolayca anlayabilen bir tür cadı olduğunu düşündü... Yıllar sonra, kendisi de o gizemli dilleri öğrendi. Yalıyarın en uç noktasında saatlerce oturup, dalgaların martılarla, martıların deniz feneriyle yaptığı sihirli konuşmaları zevkle dinledi…
Aradan çok uzun yıllar geçmişti; bu “Deniz Feneri Krallığında,” kral Birinci Şemsi ölmüş, yerine Birinci İbrahim geçmişti. İbrahim de babasının kendisine öğrettiklerini oğlu Ömer’e aynen öğretmek istiyordu. Uzun yaz günlerinde tahta kaşık yapmasını, uzun kış gecelerinde kaval çalmasını öğretmeliydi kendi oğluna. Her şeyden önemlisi de, bu ıssız yalıyarın tepesinde konuşulan o tuhaf dilleri öğretmeliydi... Martıların ne konuştuklarını, denizin ne dediğini bilen bir insan kendisini asla yalnız hissetmezdi. Üstat Çehov, “Yalnızlık hisseden bir kimse için her yer çöldür,” derdi ve bu bahsedilen sırlı dilleri öğrenmek muhakkak ki çölü ormanlaştıracaktı!..
Bir yaz gecesiydi. Fenerin ışığı 18 saniye aralıklarla 2 saniye parlama şeklinde yanıyordu; kelebekler, böcekler ve güveler bu ışığa geliyorlar, küçük Ömer’in kedisi de bunları keyifle avlıyordu. İbrahim, her gece olduğu gibi o gece de yalıyarın en uç noktasında oturmuş, fenerin yanıp sönen kristaliyle aydınlattığı denizi dinliyor, bazen de uyukluyordu… Bir karaltının koşarak kendisine doğru geldiğini fark etti. Gelen, oğlu küçük Ömer’di:
“Baba, baba! Burada her şeyin bir dili vardır, konuşur demiştin ya... yatak odam aslan gibi kükrüyor, baba!” diye bağırdı.
Hemen ardından İbrahim’in karısı Hürmüz hanım koşarak geldi. Büyük bir korku içerisindeydi. Küçük Ömer’in duyduğu o kükremeler bir yer kaymasının duvarlarda yarattığı seslerdi. Aile hızla tehlike bölgesinden uzaklaştı. Deniz fenerinin üzerinde çok derin çatlaklar oluştu. O görkemli fener, doğuştan felçli olduğu için hiçbir yere kaçamadı; şiddetli bir sarsıntıyla birlikte, zehirli bir kurşunla vurulmuş heybetli bir fil gibi yere devriliverdi. Koca bir tarih un ufak oldu; tozların arasında yok oldu…
Üzgün aile gün ışıyıncaya kadar orada büyük bir ateş yakarak gözyaşları içerisinde bekledi. Uzaktan onları gören olsa, Zerdüşt dininden ateşe tapan Gebr’ler Kastamonu’ya gelmiş sanırlardı. İbrahim, sabah güneş doğarken ayağa kalkıp etrafı dinledi; martılar halen çığlık atıyorlar, dalgalar halen bir şeyler söylüyorlardı, fakat konuşmalar hiç anlaşılmıyordu. Deniz fenerinin ölümüyle birlikte sanki büyü de bozulmuştu. Tıpkı birbirinden ayrılmaz üç kafadar arkadaştan biri eksildiğinde, diğer iki arkadaşın anlamsız konuşmalarına benziyordu bu.
Üç ayaklı bir masanın bir ayağı kesilmişti; masa halen oradaydı, fakat eğrilmiş, güzelliğini kaybetmişti. Bir bütünden önemli bir parça çıkmış ve artık o bütünün büyüsü bozulmuştu. Martıların ve dalgaların konuştukları dil artık İbrahim için yabancı bir dildi. İbrahim, eşi Hürmüz hanımı ve küçük Ömer’i alıp oradan sonsuza dek ayrıldı...
Kerempe deniz fenerinin olduğu bölgeyi çok yoğun sisler kaplamıştı. Fenerin yanı başındaki sis düdüğü binasından siren çalmaya başladı. Sireni Hürmüz hanım çalıyordu. İbrahim, görmekte olduğu kâbustan uyandı. Hızla ayağa kalkıp fenere doğru koştu ve Osmanlı döneminde inşa edilmiş olan Kerempe deniz fenerinin sapasağlam ayakta olduğunu görüp sevinç gözyaşı döktü. Sabah olduğunda üç ayaklı masanın bütün ayakları, dalgalar, martılar ve fener bir bütün halinde oradaydılar ve her zamanki gibi birbirleriyle sıkı fıkı sohbet ediyorlardı… Bütünün güzelliğinin sırrı, değişik parçaların oluşturduğu sihirli birliktelikteydi!..
Mehmet Murat ildan; Sisam Adası Aşıkları, Öykü, Istanbul: Truva Yayınları, Ağustos 2006; ISBN 9944-975-32-X.