Mehmet Murat ildan

TurkIsh Playwright & Novelist

Novels of the Years 1769, 1865 and 1932

 

The First Sorrows of Young Werther (Genç Werther'in İlk Acıları)

The First Sorrows of Young Werther (Genç Werther'in İlk Acıları)

The First Sorrows of Young Werther is an epistolary novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan. It carries the traces of German literary movement "Sturm und Drang." (German for "Storm and Stress")

Starting from a paragraph in Goethe's "The Sorrows of Young Werther," writer Mehmet Murat ildan has added a premier episode to Goethe's novel.

It takes place in the 18th century England. In 1769, young artist of a highly sensitive and passionate temperament, Werther, goes to Shakespeare's town Stratford upon Avon; while watching a play, he falls in love with a pretty girl who is an actress. Events will take him to the Dunnotar Castle on the north-east coast of Scotland. This book has been published in 2007 by the Truva Publishing House in Istanbul (Truva Yayinlari)

 ROMANIN KONUSU

1769 yılının Nisan ayında tabiat âşığı, sıklıkla duygusal ve hüzünlü, fakat aynı zamanda coşkun genç yetenek ressam Werther Almanya’dan ayrılarak İngiltere’ye gider. Yakın dostu Wilhelm’le mektuplaşmaya başlayarak orada yaşadıklarını onunla paylaşır. Warwickshire kontluğunda, Shakespeare’in doğduğu kasaba olan Stratford’da bir tiyatro oyununda rastladığı güzel bir kıza sonsuz bir aşkla bağlanır. Genç Werther’in İlk Acıları bu alevli ve fırtınalı aşkın bir hikayesidir. Güzel bir kadın, genç bir adam, yasak bir aşk ve mektuplar temeli üzerine oturmuştur roman.

ROMANIN FİKRİ ALTYAPISI

Johann Wolfgang von Goethe’nin ilk romanı olan Die Leiden des Jungen Werthers 1774’te Leipzig’de yayınlanmıştır. O eserdeki olaylar 1771 yılında geçmektedir. Bu romanda ise Goethe’nin  ölümsüz kahramanının iki yıl önceki maceraları ve aşk ıstırapları anlatılmıştır. "Genç Werther'in İlk Acıları" romanının ortaya çıkışı, Goethe'nin "Genç Werther'in Acıları" romanında 2. sayfada yer alan şu cümleden kaynaklanmıştır: "Ah, gençliğimin mabedi o sevgili nerelerde! Kaybolacak idiyse onu ne diye tanıdım ben?.." Genç Werther'in büyük aşkı Lotte'den önceki yaşamını, onun ilk aşkını yazma fikriyle bu roman kurgulanmıştır.

DİL VE ÜSLUP

Şiirsel ve tasvirlerle dolu bir dil ve üslup kullanılmıştır. Romanda geçen olaylar “Sturm und Drang” (Coşumculuk) akımıyla ele alınmışlardır. Goethe’nin coşkun ve estetik dil kullanımı Türkçe’yle zenginleştirilmiş ve geliştirilmiştir. Bu akımın özelliklerinden kuvvetli duygularla hareket etme, doğaya karşı aşırı bir ilgi ve övgü, çocuklara ve pastoral hayata özlem duyma, toplumdaki akımlara eleştiriler romanda vardır.

 BENZERLERİNDEN AYRILAN ÖZELLİĞİ

Goethe’nin Werther romanı değişik yazarlara esin kaynağı olmuştur. Örneğin Thomas Mann, Goethe’nin romanının devamı niteliğinde bir çalışma yapmış ve “Lotte Weimar’da” ismiyle yayınlamıştır. Ayrıca Lotte’den mektuplar yazılmış, eserin tiyatro oyunu da yapılmıştır. Bu romanda bir anlamda Goethe’nin romanına birinci cilt eklemek şeklinde bir çalışma yapılmıştır ki daha önce bu yapılmamıştır. Roman ayrıca 18. yüzyıl İngiltere kırsalını da ayrıntılı ve canlı bir şekilde tasvir etmektedir. 

Genç Werther'in ilk Acıları Romanından Bir Alıntı

Herhalde tahmin ediyorsundur, onunla tanıştım! Ah, bunu böyle kolayca, böyle rahatça söylemiş olduğum için kendime inanamıyorum! Ben değil miydim sanki onunla tanışmak için ecel terleri dökmüş olan? Ya tanışamazsam diye, ya nereye gideceklerini bile öğrenemeden o gece kasabadan çekip giderler diye korkudan yüzü sararıp solan, elleri tir tir titreyen?.. Oyunun perde arasında şarkılar söylenip danslar edildi, ehlileştirilmiş hayvanlar gösteriler yaptılar, fakat ben cehennem azapları içerisinde onunla nasıl tanışmam gerektiğini düşünüp durdum! İmdadıma bizim filozof balıkçı yetişti. Köprüde ona ilk rastladığımda elimde görmüş olduğu çizim malzemelerini hatırlattı bana ve göz kırptı!.. Oyun bitti, kapanış şarkısından hemen sonra Henry yanımdan bir ok gibi fırlayıp oyuncuların yanına gitti, onlara işaret parmağıyla beni uzaktan göstererek ünlü bir Alman ressam olduğumu, Ophelia rolündeki oyuncunun resmini yapmak istediğimi söyledi! Bu adam müthiş bir çöpçatan olabilir! Onun kaldığı yeri öğrendi ve bir gün sonrasına ressam Bay Werther için bir randevu aldı! Balıkçı değil sanki bir sihirbaz; oltasını karada bile ustalıkla kullanabiliyor…

Bütün iş yarından sonraki günü beklemeye kaldı!.. İşte bütün mesele de bu ya!.. Yarından sonraki gün! Ah, Tanrım, ne kadar uzaktaydı bu ve ben ne kadar da çaresizdim bunu değiştirmekte!.. Kafese kapatılmış bir canlı gibi odamda bir ileri bir geri dolaşıp kendi kendime “Bir güncük sabret sabırsız Werther, yalnızca bir güncük!” ya da “Ha gayret Werther, az kaldı, bitiyor!” demek beni kahretmekten başka hiçbir işe yaramıyordu! Hayatımda hiç kimsecikler yokken bu yarınlar, bu ertesi günler, bu ertesi haftalar hemencecik, hiç nazlanmadan geliverirlerdi; sevdalanınca zaman mı duruyor nedir? Onunla birlikteyken durmasını isterim elbette, Wilhelm, ama ondan ayrıyken su gibi akıp gitmeli zaman, akmalı ki beni ona götürsün!.. Fakat heyhat! Bizim “Küheylan yarın” bir “mızmız kaplumbağaya” dönüşüvermez mi? Kahretsin! Bir mıymıntı ki sorma! Lanet olsun! Yarını yapıncaya kadar Dante’nin cehenneminde işkenceler çekerek dolaşmış gibi oldum, sanki korların üzerinde çıplak ayaklarla yürüdüm… “Yarın”ı güç bela yapınca biraz olsun rahatlayıp ertesi sabahı beklemeye koyuldum… Zaman karşısında insanın acınası aczi, insanoğlunun o kahredici sefilliği trajedilerin en büyüğü değildir de nedir?..  

Antiquary Arago's Diary (Antikacı Arago'nun Günlüğü)

Antiquary Arago's Diary (Antikacı Arago'nun Günlüğü)

Antiquary Arago's Diary is a crime novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the "Truva Publishing House" (Truva Yayinlari) in August 2005.

It takes place in the John Constable Country in the 19th century England. A famous and wealthy aristocratic novelist Gregory Morgan, living in a small village in Dedham-Essex, decides to write a crime novel. His wife Elizabeth persuades him that no ficton can be superior to reality. She offers her husband to meet a real murderer so that he can deeply examine and understand the true nature of murderers...

ARKA KAPAK YAZISI

İngiltere'nin eski ve küçük bir köyü olan Dedham'da, varlıklı bir yazardır kahramanımız. Onun zekice ve anlamlı hamleleriyle, büyüleyici sözleriyle, kitap boyunca usta bir katil olan antikacının günlüğüne doğru yol alırız.

Gregory Morgan, ünlü bir yazardır, ama uzun süredir bir sözcük bile ekleyememiştir yazdıklarına. Yeni bir roman yazma kararı alır. Bu roman bir cinayeti konu alacaktır... Güzel karısı Elizabeth ona, hiçbir kurgunun gerçeklerden daha üstün ve tam olamayacağını söyler. Yaşamadan yazamayacağını, bunun için ona yardımcı olacağını söyler. Morgan, kılık değiştirip Elizabeth'in babasının yardımı sayesinde bir mahkumla görüşür. Fakat bu mahkum onu antika dükkanı sahibi, ama aslında döneminin en profesyonel katili olan Arago'ya gönderir. Artık, hikayemizin konusu olan bir cinayet romanı yazma uğraşı, sayfaları çevirdikçe, zekice kurgulandığı anlaşılan hikayeciklerle bir cinayet romanı halini alır...

Ustaca kurgulanmış olaylar dizgesinin yanında felsefi derinliği ile de ayrı bir tada sahip olan Antikacı Arago'nun Günlüğü, yalın ve sürükleyici anlatımıyla yeniliğini hiç kaybetmeyecek etkileyici bir yapıt.

Antikacı Arago'nun Günlüğü Romanından Bir Alıntı

Sisler ve yağmurlar ülkesi İngiltere'nin en eski kasabası Colchester yakınlarındaki Dedham isimli zengin bir köy mahmur gözlerini bol güneşli bir güne açıyordu. 1700 yıllarının ortalarına kadar dokumacılık işlerinin ve yün ticaretinin yapıldığı bir yöreydi burası. Londra'da Kraliyet Akademi Okulu'nda eğitim görmüş ünlü ressam John Constable'ın çocukluğunu geçirdiği ve sonradan yağlıboya tablolarını yaptığı bu pitoresk yörenin cins horozları çatlak sesleriyle ardı ardına sabahın yeniden dirilişini ilân ediyorlardı! Ne de olsa onlar serin sabahların gönüllü trompetçileriydi! Bahçelerdeki rengârenk çiçekli krizantemler, gökkuşaklarına özenerek bir "yerkuşağı" yaratmışlardı. Köyün şirin çocukları kırmızı tuğlalı okullarına gitmek için yaygaracı makak maymunları gibi büyük sürüler halinde henüz sokaklara dökülmemişlerdi; onların kahvaltıları için kapı kapı dolaşıp taze süt satan sütçüler ve birkaç vazifeşinas çöpçü kasabadaki canlanmanın öncülüğünü yapıyorlardı.

Yanı başında Stour nehrinin sakince aktığı bu asil köy, tutuculuğu ve gelenekçiliği sayesinde geçmiş zamanların eşsiz güzelliğini bugünlere dek taşıyabilmişti. Birkaç yüzyıldır önemli hiçbir değişme olmadığı için Tudor üslûbu binalar, Gregoryen cepheli evler yapıldıkları zamanki gibi harika bir şekilde duruyorlardı. Sanki bu binalar Mısırlı ustalar tarafından mumyalanmış ve geçen zamana karşı tıpkı “Hıristiyan Bozulmazlar” Azize Bernadette ya da Azize Veronica Giuliani gibi mükemmel bir biçimde korunmuşlardı!.. 1086 yılında Kral William’ın emri ile hazırlanmış olan Ortaçağ kaynakçası Kıyamet Günü Kitabı’nda da şirin Dedham köyünün ismi geçiyordu; o zamanlar iki yüz nüfuslu küçücük bir köy olarak kayıtlara geçmişti Dedham. Şöhretli bir roman yazarı Gregory Morgan, köy yakınlarındaki geniş arazili bir çiftlik evinin kasvetli çalışma odasında deri ciltli kitaplarla dolu bir yazı masasının üzerinde mekanik bir saat düzeninde büyük bir ciddiyetle çalışıyordu. Kalemini her oynatışında, masadaki gümüş enfiye kutusundan yansıyan sabahın kızıl ışıkları, duvarda asılı duran ve Rembrandt'ın ünlü eserinin bir taklidi olan "Profesör Tulp'un Anatomi Dersi" isimli yağlı boya tablonun üzerinde çılgınca dans ediyorlardı. Odada, masanın üstü hariç her yer mükemmel bir düzenlilik içerisindeydi.

Antikacı Arago'nun Günlüğü: Ekin Kadir Selçuk; Radikal Kitap Eki

"Tanrı kaderimizi yazarken kanımızı mürekkep diye kullanır; kanımızda ne yazılıysa biz onu yerine getiririz! Bizler Tanrı'nın ebedi kuklalarıyız." Böyle diyordu idamlık mahkûm kendisini savunurken. Cinayet romanı yazmak için bir katille tanışmak isteyen, bunun için de kendisiyle görüşmeye gelen yazar Gregory Morgan'ı antikacı-katil Arago'ya gönderirken Tanrı'nın yerine kendisinin geçtiğinin farkında mıydı peki? Yazarın kaderi onun bu önerisiyle çizilmişti çünkü.

 
Antikacı Arago'nun Günlüğü, Mehmet Murat İldan'ın ilk romanı. Bugüne dek kalemini daha çok tiyatro için kullanan İldan, bir cinayet romanıyla çıkıyor karşımıza. Uzun yıllar İngiltere'de yaşayan yazar, mekân olarak İngiltere'nin Colchester yakınlarındaki Dedham köyünü seçmiş. 1800'lü yılların sonundayız. Aristokrat bir yazar olan Gregory Morgan, bir yıldır eline kalem alamıyordur. Sonunda bir cinayet romanı yazmaya karar verir. İlk itiraz karısı Elizabeth'ten gelir: "Fakat sen her zaman yaşadıklarını yazdın, Gregory. Bizzat bildiğin, tanıklık ettiğin çıplak gerçeklere edebi elbiseler giydirdin". Fakat çözümü bulan da yine o olur. Ceza hâkimi olan babasının aracılığıyla kocasının idamlık bir katille görüşmesini sağlayacaktır. Bu 'maceranın' kendi sonunu hazırlayacağını bilmiyordur elbet.

Tanrı ve Katil


Roman ilerledikçe 'esas katilin', 'idamlığın' da işaret ettiği gibi antikacı Arago olduğunu öğreniyoruz. Burada yazar klişenin serin kucağına sığınıyor: Antikacı-katil Arago yalnız kötüleri öldüren bir 'kahraman'. Bu sözler ona ait: "Kendimi hiçbir zaman bir günahkar olarak hissetmedim ben. Tanrı'nın keskin bir kılıcı, Rabbin cezalandırıcı bir kırbacı gibi gördüm kendimi." Fakat 'Tanrı'nın kılıcı' dünyayı tek başına 'adam edemeyeceğine' inanıyor besbelli: Yanına bir de çırak almış. Katil-çırağımız ise bir cüce. Fakat cüce, 'usta'sının ilkelerine yüz vermeye niyetli değil. 'Tanrı'nın kılıcı' olmak fikri belki de pek 'yavan' geliyordur kendisine.


Ben romandaki idam mahkûmunun sözlerine takıldım. Belki de haklıdır. İnsana düşen tek şey Tanrı'nın yazdığı bir hayatı yaşamaktır. Peki, romanın kaderini çizen kimdir? Yazar mı? Eğer öyleyse, karakterlerin 'Tanrı-Yazar'a isyan edip, kendi çizdikleri yolda ilerleme şansı var mıdır? Mehmet Murat İldan bu konuda ne düşünür? Okurla beraber koltuğa oturup, karakterleri onlarla beraber izliyormuş gibi yazması, romanda 'kaderi' çizenin yazar olmadığına inanmasından mıdır? Bunun için mi bir yazar olan Gregory Morgan da cinayet romanı yazmak için çıktığı yolda bizzat yaşadığı, dolayısıyla kendisinin belirleyemediği olayları kitaplaştırmak durumunda kalacaktır?


Antikacı Arago'nun Günlüğü yalnızca yazar/katil/stajyer katil üçgeninde geçmiyor. Aynı erkeği seven iki kardeşin dramına da tanık oluyoruz. Daha güzel, daha akıllı olan; fakat 'tercih edilmeyen' Catherine ile akıl hastanesinde tanışıyoruz. Catherine'in niye 'tercih edilmediği' ile ilgili teşhisi aktarılmaya değer: "Darwin'in kuramı aşkta geçerli değilmiş demek ki! Güçsüz olan kazandı, güçlü olan kaybetti! Sen (Gregory'i kastediyor) tabiatın tam tersisin! İsa Mesih gibi zayıfların tarafında muhtaçların yanındasın; senin dünyanda zayıflar zafer kazanıyorlar!" Catherine kendine bu kadar güvenedursun, biz romanda 'zaferin' izine rastlanmadığını, güçsüzlerin de kazanamadığını belirtelim. Bu iki 'kısmetsiz' kardeşin yollarının Arago ve cüce öğrencisiyle kesişmesini, Elizabeth'in sonunu hazırlayan süreci müstakbel okura bırakalım.

İldan, akıcı bir dille yazdığı romanını şu cümleyle bitiriyor. "Her şey başka türlü olabilirdi; ama her şey tıpkı böyle oldu; hayat da zaten başka türlü olabilecekken böyle olmanın ta kendisidir." Ben buradan (ve yeni baştan gözden geçirdiğimde kitabın tamamından) yazarın Tanrı'nın çizdiği 'kader'den ziyade 'tesadüflere' ehemmiyet verdiğini düşündüm. Tesadüfleri yaratan ise bireyleri eylemleri. O hâlde geriye şu soru kalıyor: Bu beş insanı bir araya getiren tesadüfler zincirini kim harekete geçirdi? Sabretmesini bilmeyen, İldan'ın deyimiyle 'hemenci' yazar Morgan mı, ona bir katille buluşma fikrini veren karısı Elizabeth mi; yoksa "katil de Tanrı gibi bir kader çizicidir" diyen antikacı Arago mu?

Antikacı Arago'nun Günlüğü: A. Ömer Türkeş; Virgül Dergisi

Roses Underneath Paris (Paris'in Altındaki Güller)

Roses Underneath Paris (Paris'in Altındaki Güller)

Roses underneath Paris is a crime novel by the Turkish author Mehmet Murat ildan, published (in Turkish) in Istanbul by the Truva Publishing House (Truva Yayinlari) in January 2006.

 

It takes place in the 1930's Paris. In a narrow and a dirty street, a beggar has been begging money from a rich woman. After they talk for a while, the beggar discovers a secret of the woman. Events will take the beggar to the Royal Street Sewer (Egout de la Rue Royale) in Paris.

 

In Chapter II, Roses underneath Paris has also a one act theatre play, Cunning Knight. This play has psychological significance for the characters in the novel. 

 

ARKA KAPAK YAZISI

 

  

1930'lu yılların Paris'inde, dünyanın bu en romantik ve en parlak şehrinde insanların kanını donduracak karanlık bir hikaye yaşanmıştı. Bu roman, hikayenin kahramanı olan kişinin anısını yaşatmak için yazılmıştır…

Her şey, bir alacakaranlık vakti dar ve kirli bir sokakta yakışıklı bir dilencinin oradan geçmekte olan zarif bir kadından para dilenmesiyle başlar. Genç dilenci, yüksek zekasıyla kadının bir sırrını ortaya çıkarınca, zengin kadının gizemli dilenciye karşı olan hisleri, nefretle başlayıp kısa bir süre içerisinde büyük bir saygı ve hayranlığa dönüşür. Bundan sonra olan olaylar, roman kahramanlarının hayatlarını asla tahmin edemeyecekleri bir şekilde değiştirir… Zengin kadının dilenciyle olan dostluğu, onu Afrika'nın Fransız Gine'sindeki vahşi ormanlara, oradaki Bossou Şempanze Araştırma köyüne kadar sürükleyecek ve bu köyde korkunç bir cinayetle ilgili bir sırrı keşfedecekti…  

Paris'in Altındaki Güller Romanından Bir Alıntı

Genç ve yakışıklı bir dilenci, Kurtuluş isimli bu dar sokağın girişindeki bir binanın duvarına asılı “Rue de Salut” yazılı mavi emaye demir tabelanın altında bağdaş kurmuş bir halde sükunetle oturmakta ve gelip geçenlerden para istemekteydi. İki büklüm olmuş hamallar, burnu havada serseriler, kırık dökük arabalı satıcılar, saçları çiçekli şuh fahişeler, maymun elli yankesiciler, topal, kör ve öksüz numarası yapan hilekarlar sık aralıklarla sokaktan geçiyorlardı; toplumun kayıp insanlarının hüzünlü bir resmi geçit töreni vardı sanki. Sinyor Carlo Goldoni, “Nerede yem varsa kuşlar oraya üşüşür.” derken Les Halles’e üşüşen bu kayıp, bu aç, bu bahtsız insanları da betimlemiş oluyordu. Sokağın biraz ilerisinde kırmızı panjurlu, yeşil boyalı, içinde romantik bir ışık yanan dikkat çekici bir ev vardı. Evin tahta kapısı sessizce açıldı ve alımlı bir kadın oymalı kapıdan salınarak dışarı çıktı. Az sonra, o pasaklı sokağa hiç uymayan, çamurlar içindeki bir altın gibi görkemle parıldayan bu zengin giyimli kadının topuklu ayakkabılarından çıkan keskin sesler her yerde yankılanmaya başladı. Sanki bir ayakkabı dükkanında bir şeyler çekiçleniyordu. Genç dilenci, pusuya yatmış bir leopar sessizliğinde avının kendisine yaklaşmasını sabırla bekledi ve iyi bir zamanlamayla şapkasını öne uzatarak harekete geçti:

“Zarif bayan, şu emektar şapkamın ağırlığını birkaç frankla artırmak istemez misiniz?” dedi.

Bu kısa cümleyi öylesine kibarca, öylesine düzgün ve temiz bir Fransızca’yla söylemişti ki, zengin giyimli kadın durup dilenciye bakmak zorunda hissetti kendisini. Normalde üst tabakaya ait sosyetik insanlar böyle önemsiz dilencilerin yanından onlar sanki küçük birer böceklermiş, sanki üzerlerine basılıp geçilse bile asla fark edilmeyecek zavallı birer gölgelermiş gibi umursamazca geçip gidiverirlerdi, ama bu dilencinin centilmen konuşma tarzı ve kusursuz diksiyonu zengin giyimli kadını cezp ederek durdurdu. Genç dilenci, varlıklı insanların oturduğu, general Napolyon’un zaferlerini özlemle yad eden Zafer Takı’ndan başlayıp çok büyük bir park olan Bois de Boulogne’a kadar uzanan Paris’in en zengin bölgesi 16. Arrondissement’dan çıkıp bu avam semte gelmiş olması pek muhtemel şu süslü kadının kendisine dikkatle baktığını görünce tozlu şapkasını sallamaya başladı:

“Bakın, şapkam aç bir kuş yavrusu gibi ağzını sonuna dek açmış, sizden gelecek metelikleri bekliyor! Bir frank, iki frank, cömert gönlünüzden ne koparsa... Vereceğiniz her franga razıyım...” dedi.

 

Paris'in Altındaki Güller: A. Ömer Türkeş; Radikal Kitap Eki

"Geçen yıl Antikacı Arago'nun Günlüğü'yle başladığı polisiye kurgulu roman kariyerini 2006 Ocak ayının ilk günlerinde yayımlanan Paris'in Altındaki Güller'le sürdüren Mehmet Murat İldan, 'nevi şahsına münhasır' bir anlatım arayışı içerisinde. İlk hikâye 1865 yılı İngiltere'sinde geçiyordu. Bu kez zaman olarak 1930'ları, mekân olarak Paris'i seçmiş. İldan, basit bir hikâyeyi iyi bir dil ve aksamayan bir kurguyla, sanki olayların yaşandığı tarihte yazılmış duygusunu veren ama o zamanın çok uzağında yazıldığını da hatırlatan bir anlatım tekniği ile romanlaştırıyor. Mekân tasvirleri, diyalogları, hikâyenin üzerine oturduğu felsefi arka plan, alıntıların zenginliği ve yakaladığı gerilim polisiye okurlarını memnun edecek düzeyde."