The play passes in the 17th century Italy. A count, Signor Monteverdi, lost a big amount when gambling and so he got into a huge debt. If he can't pay it back, everything he has will be taken away from him. To solve this problem, count vists a magician, Metastasio, who lives in an island surrounded by marsh land.
This play got "The Best Play Award" in a National Playwriting Contest in Istanbul. It is partly published in the "Absinthe New European Writing Journal" in the USA. It is a text written in the tradition of Italian Commedia dell'Arte which was a popular form of improvisiational theatre which began in the 16th century. This two-act play by the author Mehmet Murat ildan was published in Istanbul (in Turkish) by the MitosBOYUT Yayinevi in 2000.
The Count, Signor Monteverdi, in danger of losing everything due to his large gambling debts seeks out the magician, Metastasio, for help. He asks Metastasio to cast a spell on the rich merchant Domenico so that the merchant will fall in love with Monteverdi's ugly daughter Vittoria. The spell requires a tuft of Domenico's hair. Monteverdi charges his servant, Pellico, with the task of obtaining the hair from the local barber Tartini since the two are friends. Tartini is irreligious, unmarried, and poor. Unaware of Monteverdi's gambling debts and the fact that Vittoria is ugly, the barber cheats Pellico by giving him a tuft of his own hair instead of the merchant Domenico's hair. At the end, Tartini learns the truth, but it is too late any more; nobody can recast the spell! Now, the ugly daughter, Signorina Vittoria falls in love with Tartini. To get rid of her and save himself from this strong spell, barber Tartini must run away from the town and take refuge in a monastery. He can protect himself from spell's influence only when he is inside the monastery. Signor Monteverdi is not able to pay his gambling debts and he loses everything he has. Thus, Pellico is left without a job and in order to survive, he takes refuge to Tartini's monastery. Since he is an atheist, barber Tartini can not adapt himself to religious life in the monastery and he wants to suicide. But, Pellico gives a tempting idea to Tartini: Killing Signorina Vittoria! According to the plan, Pellico leaves the monastery and hires a murderer to kill Count's daughter... However, the plan fails. Signorina Vittoria manages to persuade the murderer and so she saves her own life. Now, she knows that Tartini is the main responsible for all these problems and she decides to take a revenge on him.... OYUN HAKKINDA
“Büyünün Gözleri” İtalyan halk tiyatrosu tarzındadır. 16. yüzyılda İtalya'da alanlara kurulan ve çok basit sahnelerde oynanan oyunlar vardı; bunların seyircileri doğrudan doğruya sokaktaki insanlardır. Oyuncular, ellerinde yırtık pırtık şapkalarıyla seyirciler arasında neşeyle dolaşarak para toplarlar ve doğaçlamaya dayanan komediler oynarlardı. Bu tiyatro çeşidine "Commedia dell'arte" deniyordu. "Dell'arte" sözü oyuncuların ustalığını, oynanan komedilerin bir profesyonel işi olduğunu belirtmektedir. İtalyan halkı "Commedia dell'arte"yi çok severdi.
İtalyan halk komedileri Fransa, İngiltere, İspanya ve Almanya gibi ülkelerde gerçekten güçlü bir etki yaratmıştır; Moliere ve Shakespeare gibi tiyatro dahileri üzerinde de önemli tesirlerde bulunmuştur. Moliere'in Tartuffe, Cimri, Hastalık Hastası gibi oyunları ve Shakespeare'in İyi Biten Her Şey İyidir, Yanlışlıklar Komedisi ve Hırçın Kız adlı oyunları Commedia dell'arte etkileri taşır.
"Büyünün Gözleri," İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışıyla yazılmıştır. On altıncı yüzyılda yaratılmış ve o dönemde yaşamış olan halk tarafından büyük beğeni kazanmış olan bir tiyatro tarzının yirmi birinci yüzyılda da yeniden yaratılabileceği görüşünden hareket edilerek bu oyun ortaya çıkmıştır. Geçmişte yaratılan güzellikleri kendi yaşadıkları çağda yeniden diriltmek ve görmek isteyenler her zaman var olmuştur. Örneğin on sekizinci yüzyılda yaşamış olan İtalyan oyun yazarı Carlo Goldoni ve meslektaşı Carlo Gozzi "Commedia dell'arte" tarzını, ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bir sırada yaşatmak istemişlerdir. Geçmişin güzellikleri asla ortadan kalkmamalıdır! Onlar yeniden yaratılmalıdır!... Pek çok alanda olduğu gibi, tiyatro alanında da geçmiş zamanlar mücevherlerle doludur. Bu mücevherleri taklide kaçmadan, özgün bir biçimde ve daha da güzelleştirerek yeniden yaratmak, büyük bir heyecan kaynağı olduğu gibi aynı zamanda da geçmişin büyük üstatlarını saygı ve sevgiyle yâd etmemize de vesile olmaktadır...
OYUNUN KONUSU
Soylu bir adam, Kont Monteverdi, kumar nedeniyle büyük bir borç altına girmiştir; tek umudu, oldukça çirkin olan kızı Sinyora Vittoria'yı kasabadaki zengin tüccar Domenico'yla evlendirmektir. Bunun için bir büyücüye başvurur ve büyücü de tüccarın saçından bir tutam ister.
Monteverdi’nin uşağı, Pellico, tüccarın berberini tanımaktadır ve tüccarın saçından bir tutam koparması için berbere ricada bulunur; ancak berber, bekar olduğu için ve evlendirilmek istenen kızı güzel ve zengin sandığı için kendi saçını vererek bir kurnazlık yapar. Fakat bu kurnazlık ona çok pahalıya mal olur...
Berber Tartini bir süre sonra kızın çirkin ve babasının da borç batağına saplandığını öğrenir. Tek çare büyünün geçerli olmadığı bir manastıra sığınmaktır. Ancak Tartini bir ateisttir! Bir Fransisken manastırına sığınır fakat dini hayata uyum sağlayamaz. Kont iflas ettiği için Pellico da bir süre sonra aynı manastıra gelir...
Tartini intihar etmek istemektedir. Fakat Pellico ona bir fikir verir: Sinyora Vittoria'yı öldürmek!..
ACT I
SCENE I
A marsh. It is foggy. In the pitch-black darkness the croaks of frogs and the quacks of ducks are heard. Count Monteverdi is looking around anxiously. He sees someone approaching slowly, with a candle in his hand.
MONTEVERDI: Pellico, oh you, lazy snail! Even scabby dogs would look as active as playful baby-goats compared with you! I’ve been waiting for you for twenty minutes in this land of mosquitoes…(He scratches his face with his hand.)
PELLICO: Why are you in the dark, my good sir?
MONTEVERDI: I don’t have a light, that’s why!.. This must have been the birthday of the wild wind; it blew out the candle in my hand… A very unstable thing, this wind called the bodiless creature! At one place it feeds the fire, at another it extinguishes it! Well, what are you waiting for? For the sunrise? Why don’t you light the candle I’m holding in my hand, oh, man?.. (Pellico lights the candle in Monteverdi’s hand and moves away quickly with fright when he sees his master’s face.)
PELLICO: Signor Monteverdi, what happened to your face? You look like a piece of fabric that has been dipped into a cauldron of yellow die! Or is it that you have caught yellow fever? You’ve turned as yellow as the Chinese…
MONTEVERDI: As soon as I’ve set foot on this cursed island, I have become no different from paled autumn leaves or from yellowed wheat ears, believe me, for the pointed-faced, filmy-winged tax collectors in this country suck your blood instead of taking money from you! (He slaps his neck.)
PELLICO: So you’ve become the main course on the vampires’ table tonight?
MONTEVERDI: Pellico, these men are both vampires and sopranos; their voices are so sharp that, if there were a sword this sharp, it would cut a knight’s armour into two like a melon!..
PELLICO: When the red liquid in your body has been sucked up, the pink hue on your face has evaporated into the skies!.. At least, your blood hasn’t been spilled to the ground!..
MONTEVERDI: Oh, how I wish my noble blood were poison and it would make those ignoble mosquitoes to writhe in pain!..
PELLICO: To bring a withered body back to life, one has to feed it on red substances, Signor Monteverdi.
MONTEVERDI: Like radishes, red cabbages, and red beetroot, you mean?
PELLICO: What I meant was the noble red wine, Signor Monteverdi, not ordinary vegetables! If we could fill up your veins with some red wine, we could add a lot of colour to your face!..
MONTEVERDI: They say “Wine is Satan’s falcon,”; apparently he uses it in hunting men!..
PELLICO: These are nothing but unsound beliefs! Wine, like poetry or songs, cures one; health comes out of wine’s fountain. A body without wine is like a dessert without sugar… A pale woman can only be coloured with lipstick and rouge, and a pale man can only be coloured with wine!..
BİRİNCİ PERDE
Birinci Sahne
Bir bataklık. Hava sislidir. Koyu karanlığın içerisinde
kurbağaların bağırtıları ve ördeklerin vakvaklamaları duyulur.
Kont Monteverdi, sağa sola endişeyle bakmaktadır.
Elinde mum tutan birinin yavaşça geldiği görülür.
Monteverdi: Pellico! Seni mıymıntı salyangoz seni! Uyuz köpekler bile senin yanında oyunbaz keçi yavruları gibi hareketli kalırlar! Yirmi dakikadır seni bekliyorum bu sivrisinekler ülkesinde... (Eliyle yüzünü kaşır.)
Pellico: Neden karanlıktasınız, efendim?
Monteverdi: Işığım yok da ondan!.. Herhalde hırçın rüzgarın doğum günüydü ki, elimdeki muma üfleyerek onu söndürdü!.. Dengesiz bir şey şu rüzgar denilen bedensiz yaratık! Bir yerde ateşi körükler, başka bir yerde onu yok eder!.. Eee, ne bekliyorsun? Güneşin doğmasını mı? Yaksana elimdeki mumu be adam!.. (Pellico, Monteverdi’nin elindeki mumu yakar ve efendisinin yüzünü görünce korkarak geriye kaçar.)
Pellico: Sinyor Monteverdi, yüzünüze ne oldu? Sarı boya kazanına girmiş bir kumaş gibisiniz adeta! Yoksa sarı hummaya mı yakalandınız? Çinliler gibi sararmışsınız...
Monteverdi: Bu lanet adacığa ayak basar basmaz, uçuklaşmış güz yapraklarından, sararmış buğday başaklarından hiç farkım kalmadı inan; çünkü bu ülkenin sivri suratlı, tül kanatlı vergi tahsildarları, para yerine kan alıyorlar insandan!.. (Ensesine bir tokat atar.)
Pellico: Demek vampirler sofrasının baş yemeği oldunuz bu gece!..
Monteverdi: Pellico, bunlar hem vampir hem de soprano; sesleri öyle keskin ki, bu keskinlikte bir kılıç olsa, şövalye zırhlarını kavun gibi ikiye biçerdi!..
Pellico: İçinizdeki kırmızı sıvı emilince, suratınızdaki pembelik de uçup gitmiş göklere!.. Hiç olmazsa kanınız yerde kalmadı!..
Monteverdi: Ah, soylu kanım bir zehir olsaydı da, o soysuz sivrisinekleri acılar içinde kıvrandırsaydı!..
Pellico: Sararıp solmuş bir vücudu canlandırmak için kırmızı şeylerle beslemek gerek onu, sinyor Monteverdi.
Monteverdi: Kırmızı turp, kırmızı lahana, kırmızı pancar gibi mi?
Pellico: Ben soylu şarabı kastetmiştim, sinyor Monteverdi, banal zerzevatı değil! Damarlarınıza biraz kırmızı şarap doldurabilseydik, yüzünüze bolca renk katabilirdik!..
Monteverdi: “Şarap şeytanın şahinidir” derler; insanları onunla avlarmış!.. Pellico: Bunlar boş inanış! Şarap da şiir gibi, şarkı gibi insana şifa verir; şarabın fıskiyesinden sağlık fışkırır! Şarapsız bir vücut, şekersiz bir tatlıya benzer... Solgun kadını ruj ve allık, solgun erkeği de ancak şarap renklendirir!..
Hayati Asılyazıcı
Tiyatro Eleştirmeni
Kadıköy Belediyesi Ulusal Oyun Yazma Yarışması
Büyünün Gözleri üzerine Seçici Kurul Değerlendirmesi
Yarışmanın birincisi Mehmet Murat ildan’ın Büyünün Gözleri, ilginç bir varsayımla ortaya çıktı. Özgün bir metnin altını çiziyor. Edilgen kişileriyle nesnelerin dışında, özerk duyarlıkları, kendi öz gerçekleri doğrultusunda özgün bir oyun kurgusuna ulaşmış. Bu nedenle yapıtı kendi içinde çözümleyerek daha geniş bir kurguya oturtuyor. Bu özelliklerden de başka, Batı tiyatrosu geleneğinde ve özellikle İtalyan halk tiyatrosu ekseninde yüzyıllar öncesinden günümüze uzanan bir tiyatro anlayışını iyi özümsemiş olarak, o anlayış doğrultusunda yazma becerisini, indirgemeci bir yaklaşımı aşabilmek için, özellikle yöntem sorununun çözümlenmesini Goldoni dönemi İtalyan tiyatrosunun özellikleriyle yansıtıyor. Oyunda, kişi ile yer adları ve özgün dinsel terimlerden başlayarak, diyalog örgüsü ve anlayışı, kalıplaşmış oyun kişileri, sözgelimi düzenbaz uşak ve onların betimlenerek işlenişi, alaycı, keskin güldürü biçemi ortaya çıkıyor. Giderek büyü, entrika, cimrilik, bencillik, çıkarın sevgiye egemenliği gibi ana temaların varlığı ilginç biçimde işleniyor.
A Comedy about the clash between geocentric and heliocentric world views in Renaissance Since the German playwright Bertolt Brecht's Life of Galileo, it is another theatrical work about Galilei's life. This two-act play by the author Mehmet Murat ildan was published in SUMMARY In Scene II, Galilei’s parents express their disappointment in their son’s choice of mathemathics and physics instead of medicine and in his “dangerous” interest in strange experiments. Scene III shows two scholars having a discussion with Galile, the scholars defending the church and dogmatic ideas, Galile being on the side of the new science and experiments. In Scene IV, we see students of different beliefs, like the Ptolemian, Aristotelian and Aristarchean, discussing the old and the new theories about the universe. Then an astrologer joins them. After hearing his dogmatic ideas about the universe, the students decide to visit Galile. In Act II, Scene I, Galile defends his new invention, the sky telescope, against a Mocking Nobleman. The Priest condemns the new device but the Sailor appreciates it, saying that it will be very useful in navigation. In Scene II, we see two Jesuits in a graveyard, waiting for the dead body to be buried and in the meantime discussing Galile’s new invention. Scene III opens with a dialogue between Galile and the Clown of the Duke, to whom Galile came to present his new “magnifier”. In this “amusing” dialogue we become aware of the different functions of this new device. In Scene IV of Act II, a Monk has come to see Galile in his house in Scene V takes place in a street in Preface by the Ministry of Culture (Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın Önsözü) Din ile bilim arasındaki ilk ve en önemli kavga, bugün Güneş Sistemi adı verilen düzenin merkezinin güneş mi yoksa yeryuvarlağı mı olduğu konusundaki gökbilimsel tartışmadır. Ortaçağ bilginleri, Aristoteles’e ya da Kutsal Kitap’a dayanarak, Yer’in evrenin merkezinde kımıldamadan durduğu fikrini katı bir gerçek olarak kabul etmişlerdi; oysa bu, tümdengelimci, gözleme dayanmayan dogmatik bir yaklaşımdı. Ortaçağ’da Yer’le ilgili farklı görüşler de vardı: Kopernik’çi kurama göre yeryuvarlağı durağan değildi ve günde bir kez kendi ekseni çevresinde, yılda bir kez de güneşin çevresinde dönüyordu. İşte İtalyan astronomu ve fizikçisi Galileo Galilei de gelenekçi düşünceye aykırı olan bu kuramı savunmuştur; bu kuramın savunmasını da teleskopuyla yaptığı gözlemlere dayandırmıştır; gerçeği kitaplarda değil deneylerde aramıştır... Galile, bilim tarihine keşifleriyle, buluşlarıyla büyük bir bilim adamı olarak geçtiği gibi, baskı karşısındaki direnciyle de insanlık tarihine unutulmaz bir dava adamı olarak kaydedilmiştir. Bilgisizliğe karşı bilimin savaşını vermiş, yirminci yüzyıl biliminin temeli olan gözlemciliğin kurucusu olmuş bu müstesna insanın hayatının bir tiyatro oyununda ele alınması, unutulmaya yüz tutmuş büyük tarihsel olayların canlı bir biçimde anımsanması açısından kuşkusuz çok önemlidir. Dünya tiyatro literatüründe Galile’nin hayatıyla ilgili yalnızca bir oyun mevcuttur; bu oyun, ünlü Alman tiyatro yazarı Bertolt Brecht’in 1938/39 yıllarında yazdığı “Leben des Galilei” (Galile’nin Yaşamı) adlı oyundur. Mehmet Murat İldan’ın “Galileo Galilei” isimli oyunu da bu alanda bir açılım yapmış olmaktadır. Christopher Marlowe’un Faust’u ile Goethe’nin Faust’u örneğinde olduğu gibi, aynı konuyu iki farklı yazarın değişik bir yorum ve değişik bir tarzla kaleme alması edebiyatı zenginleştirmektedir. Dünya edebiyatının “aile fotoğrafında” yer alabilmek için, Türk tiyatro yazarları yerel temaların dışında evrensel temaları da muhakkak işlemeli ve bu alanda özgün eserler vermelidirler. Kitabın yazarını kutluyor, başarılarının devamını diliyorum.
Scene I
FIRST MAN – Oh, those children! I can never get them out of my mind.
SECOND MAN – They are like a sweet dream.
FIRST MAN – If you ask me, they are a painful nightmare! I envy them so much that the few bristly hairs still standing on my head will fall out and my head, once no different from a jungle, will turn into an arid desert.
SECOND MAN – Childhood is an extraordinarily colourful period in which one lives in an earthly paradise. For this reason, we can’t help envying these transitory visitors of paradise, you know!
FIRST MAN – What a carefree, what a liberated period childhood is! They get up in the morning, but they don’t bother to spend their time sacrificing beards to the god of hairs because they have no beards; as soon as they finish eating they rush into the streets; they laugh, play, jump about and shout until stars start shining brightly in the sky; with their small sizes they can get themselves even into mouse holes; and with their thin waists they can pass through the narrowest gaps. They suffer no back pains, nor any headaches; they have neither trembling hands, nor do they find themselves out of breath.
SECOND MAN – Rest assured, my dear neighbour, for the other dark, colourless side of the medallion does not contain these beautiful things you have been describing. No child remains a child forever!
FIRST MAN – Except dwarfs!
SECOND MAN – The age of paradise eventually ends and the age of hell begins. Hairs turn into beards and beards bring the torture of shaving. Their small heights grow into the size of cypresses; they can no longer pass through small gaps, they spill out in all directions. Thin waists go on enlarging until they can’t go through narrow openings, for they end up getting stuck; responsibilities and problems increase, games and laughter decrease day by day. The quick steps one takes towards the hell of old age are inescapable; everything created by God must age.
FIRST MAN – I know this universal law all too well; in keeping with this law, even the toughest rocks get worn out. Anyway, this is my only consolation! When I find myself thinking, “Children also get old,” that there will come a day when they also suffer “human pains”, I feel a strange calm coming over me. Just look at those children, my friend, how joyful they are when they are playing; even the restless birds seem inactive compared with them; just watch them closely and see how they fiddle with their toys inquisitively, how they break them and take them apart, these boys. They are both innocent and barbaric. They like to destroy things, to take them apart.
SECOND MAN – They are not all destructive and barbaric, my dear neighbour. Do you see that likeable, red haired child standing at the centre of the circle?
FIRST MAN – I see him all right but he is not any different from the rest. He also destroys the toys and the watches he takes into his hands, just as he is doing now…
SECOND MAN – He also destroys, it is true, but he destroys in order to reconstruct.
FIRST MAN – He’s first breaking it up, then fixing it, you mean? What’s his problem?
SECOND MAN – He remakes what he breaks up, but what he makes is a completely different thing from what he broke up, a brand new thing! Look, how cleverly he creates something with his tiny hands! The other day, I saw him in a daze, preoccupied with the cogwheel of a clock. He attached a whirly-gig to the wheels, that clever boy of ours; he kept turning the wheels by hand and laughed happily watching the whirly-gig turn till the very end.
FIRST MAN – Do I know the family of this young creator? Are they rich or very poor? Do they live around here?
SECOND MAN – I’m sure you know them or at least you have heard of them. This little young thing is the son of Vincenzo Galilei. His mother, Giulia, is a friend of my wife’s, so I know the family a little.
Sahne III.
Floransa. Acquasparta Dükü Federico Cesi’nin
malikânesi. Galile, yeni icadı mikroskopla ilgili dükü
ziyarete gelir ve bir soytarıyla bahçede karşılaşır.
Galile: Günaydın soytarı!
Soytarı: Francesco, bayım!
Galile: Ne Francesco’su?
Soytarı: İsmim "Soytarı" değil Francesco’dur bayım.
Galile: Ha, öyle mi? O zaman günaydın Francesco!
Soytarı: Gün sahiden de "Aydın" efendim, çünkü yukarıdaki tiyatronun perdeleri açılmış.
Galile: Anlayamadım yine, ne demek istedin?
Soytarı: Bulutlar, gök tiyatrosunun perdeleridir efendim. Floransalı kuşlar, kanatlarıyla o kadar çok alkışladılar ki göklerde sergilenen bu mükemmel oyunu, çıkan rüzgârdan bulutlar dağıldı; sıkılmasınlar diye çevredeki köylere misafirliğe gittiler büyük bir ihtimalle.
Galile: (Kendi kendine) Üstü başı fakir, ama hayal gücü zengin! Üstü başı zengin ama hayal gücü fakir olsaydı işte o zaman acırdım bu soytarıya.
Soytarı: İsmimi yanlış söylediniz, ama mesleğimi de tam doğru bildiniz. Kutlarım sizi! Ben bir soytarıyım. Fakat merak ettim, soytarı olduğumu nereden bildiniz? Soytarı bir suratım yoktur benim.
Galile: Ayakların ele veriyor seni! Ayaklarını kim toprağa gömer ki bir soytarıdan başka? Çok mu kokuyor ayakların?
Soytarı: Gül kokusuna mı yoksa domuz kokusuna mı daha yakındır derseniz, hiç tereddüt etmeden ikincisidir derim.
Galile: Toprak su emer, koku değil! Hem ayakların domuz gibi kokuyorsa toprağa işkence etme, çıkar ayaklarını oradan!
Soytarı: Çıkaramam! Kokudan değil korkudan çıkaramam.
Galile: Kendi ayaklarından mı korkuyorsun? Kendi gölgesinden, kendi suratından korkanı anlarım ama...
Soytarı: Delinin teki dünya dönüyor demiş efendim, üstelik sarhoş da değilmiş. Ne korkunç değil mi?
Galile: Ne var bunda korkacak?
Soytarı: Dönüyorsa dünya sahiden de, pek yakında baş aşağı olup düşeceğiz güm diye kara kâinatın içine. Ben de akıllı davranıp şimdiden önlemimi alayım dedim ve ayaklarımı toprağa ektim kök salsınlar diye.
Galile: (Kendi kendine) İtiraf etmeliyim ki, bu soytarı, bazı monsenyörlerden ve sözde âlimlerden çok daha akıllı. Onlar gördüklerine dahi inanmazlarken, bizim soytarı sadece duyduklarını bile ciddiye alıyor. Bu soytarıdan çok iyi bilgin olur, çünkü şüpheci biri; diğer bilginlerden de iyi soytarı olur, çünkü dalkavuk her biri, kilisenin dalkavukları! (Soytarıya) Adamın deli olduğunu nereden biliyorsun?
Soytarı: Benim pek çok kaçık arkadaşım var; o yüzden kaçıkları iyi tanırım. Hani bazı insanlar kendilerini tavuk, bazıları ağaç sanıyorlar ya, işte bu adam da kendisini "Su" sanıyor, çeşme suyu!
Galile: Su mu?
Soytarı: Su ya! Buz gibi çeşme suyu! Kendisini "Su" sanmasa ateşten korkmaz mıydı? Bu adam Engizisyonun ateşinden korkmuyor. Ölüme aldırış etmeyen herkes bir delidir.
Galile: Madem ki adam deli, niye söylediklerini ciddiye alıyorsun ki?
Soytarı: Çünkü Tanrı, felâketleri delilerin ağzından söyletir hep.
Galile: Neden bir felâketmiş ki dünyanın dönmesi?
Soytarı: Bu da soru mu bayım? Bir su değirmeninin üzerinde yaşamaya çalıştığınızı düşünün bir kez! Dönen bir şeyin üzerinde fazla yaşanmaz, tepe taklak, kafa üstü gider insan; kuş gibi uçar aşağıya!
Galile: İnsan tepe taklak gider de toprak gitmez mi?
Soytarı: Gider mi? Biraz düşünmem gerek bu zor soru karşısında. İpucu veremez misiniz? İpin ucunu bir tuttum mu gerisi kolay!
Galile: Elinde bir avuç toprak olduğunu düşün. Elini ters çevirince toprak elinde durur mu bakalım, iyice bir düşün?
Soytarı: (Yerden bir papatya alarak fala bakar.) Durur mu durmaz mı, durur mu durmaz mı? Durmaz mı durur mu? Amma da çok yaprak varmış!
Galile: Bu Aristocu mantığı da kim öğretti sana? Deneyip görmeye çalışsana be adam! Papatya falına bakacağına eline toprak alsana!
Soytarı: (Avucuna biraz toprak koyar ve elini ters çevirir.) Durmuyor! Bu lânet toprak baş aşağı durmuyor, su gibi kayıp gidiyor! Bunu daha önce nasıl düşünemedim? Gerçekten de çok zekisiniz bayım. Verdiğiniz bu hayat kurtarıcı bilgi çok yararlıydı. Sadece ayaklarımı gömmem yetersiz demek ki! Çok daha derinlere gömmeliyim kendimi.
Galile: İstediğini yap soytarı, yani Francesco! Yalnız, bir köstebek gibi toprağa gömülmeden önce, gidip dük Federico’ya söylemeni istiyorum yakın bir dostunun geldiğini, kendisini derhal görmek istediğini.
Soytarı: Giderim elbette; hem dükü de uyarmış olurum dünya dönüyor diye! Dük düşerse aşağıya, sonra kim güler benim soytarılıklarıma? Bağışlayın merakımı sinyor: Neden dükü görmek istiyorsunuz?
Galile: Ona bir hediye göndermiştim. Bu hediyemle ilgili görüşecektim.
Soytarı: Aman ne güzel! Dük, hediyelere bayılır. Geçenlerde bir kaz hediye etmişlerdi, kaz tıslayınca dük de düşüp bayıldı ve ayılıncaya kadar da hediye bana kaldı. Neymiş düke gönderdiğiniz hediye? Horoz falan mı?
Galile: Occhialini!
It takes place in a small village in
OYUN HAKKINDA
Bağımsız bir milletvekili adayı, Cemal bey, sekreteri Cahit beyle birlikte seçim kampanyası çerçevesinde bazı köyleri ziyaret eder. Cemal bey, Floransalı düşünür, devlet adamı, askeri stratejist ve “Prens” adlı eserin ünlü yazarı Niccolò Machiavelli’nin sıkı bir hayranıdır; seçim kampanyası sırasında da Makyavelist davranış ve düşünceler sergiler…
Bu tek perdelik komedi Makyavelizm’in bir eleştirisidir. Bu felsefenin temelinde, esas olan şeyin amaçlar olduğu, bu amaçlara hangi yoldan ulaşıldığının ise o kadar önemli olmadığı fikri yatar. Cemal bey de her türlü ahlak yasasının hiçe sayıldığı bu siyasi görüşün usta ve acımasız bir uygulayıcısıdır…
SAHNE I.
Küçük bir çeşmenin önü. Güneş yakıcıdır. Arka planda
yüksek dağlar ve bir nehir görünmektedir. Cemal bey,
çeşmeden su içen sekreterinin sırtına parmağıyla dürter.
Cahit Bey: (Ağzındaki suyu dışarı püskürür; öksürür.) Korkuttunuz beni, Cemal bey! (Kendi kendine) Bu adam bir “Yılan terbiyesi” dahi görmemiş!.. (Cemal Beye) Bir şey mi istemiştiniz?
Cemal Bey: Etrafa şöyle bir baktım da kimsecikler yok burada; anladınız değil mi ne demek istediğimi?
Cahit Bey: Anladım, Cemal bey; geveze böceklerden ve dilsiz köstebeklerden başka hiç kimse yok ortalıkta!..
Cemal Bey: (Kendi kendine) Beyefendi güya ne dediğimi anlamış!.. Bununki hafıza değil “Unutma makinesi” mübarek! (Cahit beye) Daha bu sabah size demiştim ki, ikimiz baş başa kaldığımız zamanlar beni Cemal bey diye değil, Sinyor Makyavelli diye çağırınız. Böylesine soylu bir isimle hitap edilmek bana doyumsuz bir zevk veriyor... Umarım beni bu zevkten mahrum etmezsiniz, Cahit bey...
Cahit Bey: Etmem, Sinyor Nikolo Makyavelli!
Cemal Bey: Nikolo’ya gerek yok, canım; sadece Sinyor Makyavelli demeniz yeterli! Anladınız değil mi?
Cahit Bey: İtiraf etmem gerekirse sizi hiç anlamıyorum! İnsanlar Makyavelli’yi günahları kadar sevmezler... Neden böylesine kirli bir isimle çağrılmak istiyorsunuz?
Cemal Bey: “Kirli” değil, “Kirletilmiş” bir isim!.. İnsanlar Makyavelli’den hoşlanmazlar, çünkü o bir ayna görevi yapmıştır: İnsana, insanın şebek yüzünü göstermiştir! Makyavelli, insanoğlunun gerçek ruhunu kusursuz bir ustalıkla resmetmiş dâhi bir ressamdır; insan ruhunun üzerindeki aldatıcı elbiseleri çıkarıp onu çırılçıplak sergilemiştir... İnsan egoisttir, kötüdür, nankördür, yalancıdır, entrikacıdır, içten pazarlıklıdır, soyguncudur, açgözlüdür, kıskançtır, ahlaksızdır... İnsan bir şeytandır; şeytanın ta kendisi insandır!..
Cahit Bey: Yeter lütfen, yeter! İçim bunaldı... Bu konuyu başka bir zaman tartışalım, Sinyor Makyavelli... Sorumu geri alıyorum!..
Cemal Bey: Hay, hay, Cahit bey; tartışma zamanını ve soruları siz seçin, ben her zaman düelloya hazırım... Şimdi gelelim bugünkü ikinci konuşmama; hani şu şey köyünde yapacağım konuşmaya... Şey köyü canım.... Şu gideceğimiz dandik köyün ismi neydi sahi? Baykuşlar köyü müydü?
Cahit Bey: (Kendi kendine) Bununki bellek değil “Kevgir” mübarek; içine ne girse akıp gidiyor! (Cemal beye) “Baykuşlar köyü" bu sabahki köydü; şimdi gideceğimiz köy "Mezarcılar köyü," Sinyor Makyavelli. Size bir de kötü bir haberim var: Arabayı burada bırakıp yolun bundan sonraki bölümünü yürümemiz gerekecek...
Cemal Bey: Ne dediniz?
Cahit Bey: Endişelenmenize hiç gerek yok; taş çatlasa yarım saatlik bir yol; taş da öyle pek kolay çatlayan bir madde değildir zaten!.. Belki yolda sırtı boş iki eşeğe de rastlarız; hemen onları altımıza alırız... Gerçi Mezarcılar köyüne eşek sırtında girmek de hiç heybetli bir görünüş vermez bize...
Cemal Bey: Elbette vermez! Büyük bir taktik hata olur. Uyuz bir eşek sırtında, Don Kişot’un Sanço Panza’sı gibi çok komik bir görünüş arz etmiş oluruz bizi henüz tanımamış insanlara!..
Cahit Bey: O halde?
Cemal Bey: Yürümekten başka çare yok şu uğursuz isimli köye! Sabahki köyün ismi de uğursuzdu... Şu ürkünç isimlere bakınız, aziz dostum: Baykuşlar, Mezarcılar! Tanrı aşkına, daha iç açıcı adlar bulamazlar mı bu kasvetli adamlar? Yürümek de ne kadar banal!.. Seçim konuşmamın esası neye dayanmalı, sevgili sekreterim? Bu köyün neye ihtiyacı varmış öğrenebildiniz mi?
Cahit Bey: Evet, biraz araştırma yaparak öğrendim. Köyün ihtiyacı...
Cahit Bey: Sinyor Cemal bey, ay pardon, Sinyor Makyavelli! Mezarcılar köyünü ciddiye almanız gerekiyor! Köyün muhtarı çevre köylerde de tanınıyor ve saygı duyuluyormuş; üstelik muhtar az çok okumuş biri sayılır, lise mezunu yani...
Cemal Bey: O halde ikna oklarımızın hedefi, muhtarın omzu üzerinde bal kabağı gibi duran beyni olmalı; gerçi bal kabağı kadar iri olsaydı beyni, bir muhtar değil bir Einstein olurdu!.. Bal kabağı değil de erik diyelim, daha doğru olur böylesi...
Cahit Bey: Sinyor Makyavelli bey, Giyom Tel’ciliği bırakalım şimdi, ciddi olalım lütfen!.. Yerel gazetelerden öğrendiğim kadarıyla, köylülerin bir okula ve bir de morga ihtiyaçları varmış...
Cahit Bey: Yüz kızartıcı ve “Yuh!” dedirtici bir gerilik!..
Cemal Bey: Batı uzay çağında, bizse Cilalıtaş Devri’ndeyiz hâlâ!.. Neden?
Cahit Bey: Neden?
Cemal Bey: Yankı yapmayın lütfen!..
The play passes in
Oyun, 2000 yılında Paris'te 6. bölgedeki Lüxemburg parkında başlar. Marianne bir oyun yazarıdır. Parkta yanına Antoine isimli bir avukat oturur. Oyunda bundan sonra bir yanlışlıklar komedisi başlar.
Act I, Scene One opens with Marianne, a playwright, sitting on a bench in a park near the Notre-Dame Cathedral in Paris. Antoine comes and wants to sit next to her. He has come to meet a sexy woman he made contact with through an ad in the newspaper. Silvia appears but she does not fit the description given in the ad and she is married to the owner of the Duparc Hotel chain. Disappointed, Antoine leaves and so does Silvia after him. Marianne is waiting for Charlotte, her best friend; when she comes, Marianne asks her to put a marriage advertisement in the newspaper, not in her own name, but in Charlotte’s name. Marianne is interested in Antoine and she wants Charlotte to help her meet him through this ad.
In Scene Two, a week later, we see Victor in the same park. Victor is married. His friend Antoine, has sent him to meet Charlotte, who thinks he is Antoine. When they are sitting and talking,
In Scene Three, Victor and Silvia are at the Painters’ Bar, where artists make pictures of lovers, sweethearts, and married couples. Silvia wishes to attain immortality by getting her picture made. When she goes to speak to Painter, Victor’s wife, Jacqueline, accompanied by a young man comes to speak to him. Victor leaves a note for Silvia and exits. While Jacqueline is talking with Painter, we learn that the young man with her is a homosexual but she says she feels “safe” with him. Painter refuses to paint their picture because they are neither lovers nor a married couple. Jacqueline decides to bring her husband to the bar to get the picture completed.
In Scene Four,
Scene Five takes place in a theatre. Victor and Charlotte are watching Marianne’s play, “The Time Machine”. We see Quasimodo and Esmeralda from the XVth Century and Liebermann from the 1930s. Liebermann, an anthropologist from Hitler’s time, has travelled back in time to the XVth Century to write a book on vergers. He asks Quasimodo some questions about why and how he chose to be a verger. Esmeralda wants Quasimodo to give her permission to enter the church to pray to God to give her a husband. Then Krüger, a Gestapo agent, enters and wants to arrest Liebermann, saying that he is at the wrong place at the wrong time. There follows a heated argument about Jews, Communists, Bolsheviks, and gypsies. Krüger and Liebermann have a fight and Krüger shoots himself with his own gun. Esmeralda kisses Quasimodo to get her permission to enter the church. Act One of the play, “The Time Machine” ends here. Victor and Charlotte like the play, discovering in the meantime that they are in love with each other. Deciding to be honest towards each other both confess that they are married and promise to get divorced from their spouses. Jacqueline, who has been watching them from the back row, decides that her marriage has come to an end and that she will find another man to take to the Painters’ Bar to get her picture completed.
In Act II, Scene One, Marianne is sitting in the same park, expecting the news to be brought by
In Scene Two we see Jacqueline telling Painter that she will leave her husband and quit her gay friend. Painter proposes to her and she accepts his proposal. She tears up Victor’s photograph. Silvia, who is sitting at the next table, brings the torn pieces together and recognizes Flaubert, that is Victor. Jacqueline explains the situation to Silvia, saying that her husband, Victor, has been betraying her and that she has decided to leave him. Silvia, terribly disappointed in men, decides to become a nun. Painter and Jacqueline are in love and happy to find each other.
In Scene Three, players are rehearsing the play “The Time Machine”. Quasimodo (François) kisses Esmeralda (Caroline) passionately and Krüger (Paul), Caroline’s husband in real life, gets very angry. Liebermann (Claude) tries to prevent Paul from shooting François. However, Paul is dead and Caroline is very sorry that he died because he could not accept the fact that she loved François. Marianne enters and gets a shock to discover that the comedy she wrote has turned into a tragedy!
Scene Four takes place a week later at the same park, next to the Descartes bust. Marianne meets Charlotte, who explains that she got divorced from her husband, Flaubert. Marianne, thinking that
In Scene Five, nine days later, in the courtyard of the Saint-Jacques church, Father is talking to Silvia who is listening to him unhappily, dressed as a nun. Priest and Nun enter the courtyard, and Father learns that they have both decided to leave the church and marry each other. Victor and Charlotte enter, and Nun recognizes Victor as the man she met in the park. Victor tells her that he is marrying the woman whose marriage he asked her to help him save. Then Jacqueline and Painter enter and Jacqueline recognizes Victor, her ex-husband. Victor recognizes Silvia, who is now dressed as a nun, as the girl he met in the park. Then Antoine enters and recognizes Silvia, who answered his ad, but he is surprised that she now looks like a nun. When Flaubert enters, Silvia tells him that she divorced her rich, old husband.
ACT ONE
Scene One
The year 2000.
Antoine- I didn’t mean to disturb you, mademoiselle!..
Marianne- I don’t want any newspapers, thank you.
Antoine - But these are my own newspapers; I have bought them to read myself!..
Marianne- For a moment I thought you were a newspaper seller, I’m sorry!..
Antoine - May I sit here?
Marianne- A friend of mine will be coming, Monsieur; she’ll be here soon.
Antoine - Don’t worry; I’ll leave when she arrives.
Marianne- There is an empty bench over there, and it is in the shade; I think you’ll be more comfortable reading there!..
Antoine - But if you look carefully, madame, you’ll see that that bench is broken… broken and falling apart…
Marianne- Very well then, you can sit here; anyway, this bench belongs to
Antoine - I think the Municipality should repair these broken benches as soon as possible; why are they collecting all those taxes? Don’t you agree?
Marianne- Maybe some lonely people break and damage these benches intentionally; just to be able to sit next to some other people!.. (Looks at him meaningfully)
Antoine - This is possible; there is no solution a lonely person won’t resort to, no cunning he couldn’t think of to be able to save himself from his feeling of loneliness!.. The philosophy that all the means to enable you to meet someone are justified is quite popular in our age, especially among us, men! Would you like to have a look at one of these newspapers?
Marianne- I don’t read newspapers!
Antoine - You are right; half of these newspapers are full of the photographs of nude women!..
Marianne- I wouldn’t read newspapers even if they were full of the photographs of nude men!
Antoine- But newspapers meet our needs; just like eating, drinking, and sleeping… To get the news of our country and of the world, to learn what is going on in this privileged blue planet of ours in the galaxy… and so many other things…
Marianne- The television is more than enough!..
Antoine- I don’t think it is enough. For instance, the advertisement pages in the newspapers are very important… you can’t find these things on television.
Marianne- I think you are focused on those very important pages at the moment…
Antoine- Yes.
Marianne- Are you unemployed, Monsieur? Or is it that you are looking for a house to rent?
Antoine- I was looking at marriage advertisements.
Marianne- (Belittling him.) Pardon me?
Antoine- Marriage advertisements! I’m reading the part where women look for husbands to marry.
Marianne- Complete nonsense!.. I mean, finding a marriage partner through the ads! Definitely nonsensical!..
Antoine- It’s not nonsensical; it is very small!
Marianne- Pardon me, Monsieur?
Antoine- Small, very small!
Marianne- What is small?
Antoine- They print these ads in very small letters, as if not human beings but ants will be reading these newspapers; they are almost competing with prospectuses for drugs in using small letters!.. What does it write here, can you read it? (Gives her the newspaper)
Marianne- Blonde, green eyes, tall, large breast size… (Reads the rest silently.) I think you must apply to this ad immediately; it must have been given by the goddess Aphrodite!..
Antoine- I had read that before!.. I wonder if what is written here is true? Maybe her hair is dyed, she has lenses in her eyes, she thinks she looks tall in high-heeled shoes, and perhaps she has silicone!..
Marianne- The best thing to do would be to see her with your own eyes!..
Antoine- Yes, that is why I am here!
Marianne- How come?
Antoine- I’m going to meet the woman in this ad. On the bench next to the bust of Descartes; that is on this bench!
Marianne- Did you also bring Descartes into this indecent matter?
Antoine- I had no other solution!
Marianne- To use Descartes, such a respectable, such a great philosopher, the founder of modern-age philosophy for such an indecent matter.
Antoine- I had to mention a certain bench! If I had said the bench next to the rubbish heap or the one under the linden tree, it wouldn’t have been easy to find them! How many people can recognize a linden tree, anyway, including those who drink linden tea every day? But when you say the Descartes bench it is easy to find, for there is a big label “René Descartes” under the statue… (Silvia enters and approaches the bench.) I think your friend is here; I’d better leave!..
Marianne- I’ve never seen this woman in my life!
Antoine- And this is not the person I was expecting!
Silvia- I wonder if you happen to be Monsieur Antoine?
Antoine- Yes! And who may you be?
Silvia- Silvia!
Antoine- Silvia? (Showing her the newspaper) But you do not fit into the description given here at all!.. (Silvia smiles) Please come and sit down! (Silvia sits between Marianne and Antoine)
Antoine- You have brown hair!
Silvia- I was as blonde as Marylin Monroe when I was a baby!
Antoine- Really?
Silvia- But when one grows up, the colour of one’s hair changes; it gets darker, for instance; this is amazing! (Laughs)
Antoine- It is really amazing! And your height seems to be 1.60 m!
Silvia- Well, I am taller compared to 1.50 m!
Antoine- And if we think in terms of 1 m, you are very tall!.. I guess the colour of your eyes used to be green when you were a baby! For, now they are yellowish brown!
Silvia- I must confess that I described some of my physical characteristics rather differently.
Antoine- I’m aware of that! Anyway, you were at least truthful about the size of your breasts!
Silvia- Not really!
Antoine- (Disappointed.) Don’t tell me they have silicone!
Silvia- No, my breasts are real; they were shaped by the hands of God, I mean; but their cases are a few sizes bigger!
Antoine- Miss Silvia! What is the size of the empty space in your bra exactly?
Silvia- Don’t get scared, not too large; only one third is empty, which means that two thirds are full!
Antoine- You must have borrowed your grandmother’s bra then!.. (Marianne giggles; Antoine looks at her angrily.) Was there anything that was correct in that ad, Mademoiselle Silvia?
Silvia- (Showing the ring on her finger) It would be more correct to call me Madame Silvia!
Antoine- Madame? Here’s another surprise for you! You have really puzzled me! Look here, mademoiselle, I mean Madame, or whatever you call yourself; please tell me now: was there anything that is really correct in that ad? One single thing only? Answer me!
Silvia- Please, don’t get angry! It was written in the ad that I was a woman and that part is correct!
Antoine- I do hope that it is correct!..
Silvia- Of course it is correct! What did you think?
Antoine- So you are a married woman who wants to get married?
Silvia- Not exactly! I am a married woman who doesn’t want to get married!
Antoine- Wonderful! I feel as if what is standing before me now is not a woman but a machine of surprises!
Silvia- If I have to speak clearly…
Antoine- I never like those who speak ambiguously…
Silvia- I gave that ad only to have an adventure… and also, I have a special dream, and to realize that dream! I like my husband; he is a boring man but I like him, and I have always been honest towards him!
Antoine- So you love him seriously! (Laughs loudly) Wonderful!.. Look here, Madame Silvia; I had come here to meet a blonde, green-eyed, big-breasted mademoiselle! Whereas you… (Silvia goes behind the bust, takes out a blonde wig from her bag, puts in on her head; puts green lenses on her eyes and wears the high-heeled shoes she has taken out of her bag.)
Silvia- Yes! Now, I’m exactly like the woman in that ad! Ta, ta, ta, ta, Silvia the blonde bomb!.. I could have come to meet you looking like this in the first place, but I have been honest and I have come as I really am!
Antoine- What are you going to do with that ring on your finger? Are you going to throw it away, like a useless piece of rubbish? (Silvia takes out the ring and throws it away.)
Silvia- Are we going?
Antoine- Where?
Silvia- To the Notre Dame Church?
Antoine- To get married?
Silvia- I was only joking; to my house, of course. (Laughs coquettishly)
Antoine- What about your husband?
Silvia- You needn’t worry about that; he knows about this thing! I’ll introduce you to him!
Antoine- What does your husband do, for God’s sake, Madame Silvia? Does he make pornographic films?
Silvia- Please, Monsieur Antoine, you must show some respect! My husband is the owner of the Duparc Hotels chain, he is eighty-three years old and he will put up with anything to make me happy!
Antoine- But I can’t put up with this scandalous thing any longer! Good-bye, Madame Silvia! I can’t serve you as your gigolo! (Exits)
BİRİNCİ PERDE
Birinci Sahne
2000 yılı. Paris. Luxembourg Parkı. Pazartesi;
öğle vakti. Marianne bankta oturmuş, yüzüne
vuran güneşin verdiği keyifle gözlerini yummuştur.
Antoine yavaşça Marianne’a yaklaşır ve gölges Marianne'ın üzerine düşer. Marianne yüzünde hissettiği
bu ani serinlik ve karanlıktan irkilerek gözlerini açar.
Antoine – Rahatsız etmek istemezdim, matmazel!..
Marianne – Gazete istemiyorum, teşekkür ederim.
Antoine – Ama bunlar benim gazetelerim, okumak için almıştım!..
Marianne – Bir an için sizi satıcı sandım, özür dilerim!..
Antoine – Oturabilir miyim?
Marianne – Bir arkadaşım gelecek, mösyö, birazdan burada olur.
Antoine – Merak etmeyin o gelince ben kalkarım.
Marianne – Şurada boş bir bank var, üstelik de gölge; orada daha rahat okursunuz bence!..
Antoine – Ama dikkatli bakarsanız bayan, o bankın kırık olduğunu görürsünüz... kırık ve dökük...
Marianne – Pekala, buyurun oturun; zaten bu bank Paris belediyesinin bankı, benim değil!
Antoine – Bence belediye kırık bankları bir an önce onarmalı; vergiler ne için toplanıyor değil mi?
Marianne – Belki de bu bankları bir takım yalnız insanlar bilerek kırıp döküyorlardır, sırf başkalarının yanına oturabilmek için!.. (İmalı bir şekilde bakar.)
Antoine – Mümkündür; yalnız insanın yalnızlıktan kurtulmak için baş vurmayacağı çare, düşünemeyeceği hinlik yoktur!.. Biriyle tanışmak için her aracın mubah olduğu felsefesi çağımızda epeyce itibar gören bir felsefedir, özellikle biz erkekler arasında!.. Gazetelerden birine bakmak ister misiniz?
Marianne – Ben gazete okumuyorum!
Antoine – Hakkınız var; bu gazetelerin yarısı çıplak kadın resimleriyle dolu!..
Marianne – Gazeteler çırılçıplak erkek resimleriyle dolu olsalardı da okumazdım!
Antoine – Ama gazete bir ihtiyaçtır, tıpkı yemek, içmek, uyumak gibi... Yurttan ve dünyadan haber almak, galaksimizin şu ayrıcalıklı mavi gezegeninde neler olup bittiğini öğrenmek... ve daha neler neler...
Marianne – Televizyon yeterli...
Antoine – Bence yeterli değil. Mesela gazetelerin ilan sayfaları çok önemli... televizyonlarda bunlar yoktur!..
Marianne – Şu anda da pürdikkat o çok önemli sayfalara bakıyorsunuz sanırım...
Antoine – Evet.
Marianne – İşsiz misiniz, mösyö? Yoksa kiralık evlere falan mı bakıyorsunuz?
Antoine – Evlilik ilanlarına bakıyordum.
Marianne – (Küçümseyerek) Pardon?
Antoine – Evlilik ilanları! Evlenmek isteyen kadınlar bölümünü okuyorum.
Marianne – Bu çok saçma... yani ilandan eş bulmak! Kesinlikle çok saçma!..
Antoine – Saçma değil küçük!
Marianne – Pardon, mösyö?
Antoine – Küçük, çok küçük!..
Marianne – Ne küçük?
Antoine – İlanları çok küçük harflerle basıyorlar; sanki gazeteyi insanlar değil de karıncalar okuyor; minik harfler kullanmakta ilaç reçeteleriyle yarışıyorlar adeta!.. Şurada ne yazıyor, okuyabiliyor musunuz? (Gazeteyi uzatır.)
Marianne – Sarışın, yeşil gözlü, uzun boylu, göğüs bedeni büyük... (Geri kalanını içinden okur.) Siz bu ilana hemen başvurun bence, ilanı tanrıça Afrodit vermiş herhalde!..
Antoine – Bunu daha önce okumuştum!.. Yazılanlar doğru mu ki acaba? Belki saçları boyamadır, gözlerinde lens vardır, topuklu ayakkabılarıyla kendisini uzun gösteriyordur ve silikonludur!..
Marianne – En iyisi kendi gözlerinizle görmek!
Antoine – Evet, bende o yüzden buradayım zaten!
Marianne – Nasıl?
Antoine – Bu ilandaki kadınla buluşacağım, Descartes büstünün yanındaki bankta, yani bu bankta!..
Marianne – Descartes’ı da mı bu uygunsuz işe alet ettiniz?
Antoine – Başka çarem yoktu!..
Marianne – Böylesine saygıdeğer, böylesine büyük bir filozofu, modern çağ felsefesinin kurucusu koca Descartes’ı, böylesine nahoş bir iş için...
Antoine – Belirli bir bank söylemem gerekiyordu; çöplüğün yanındaki bank ya da ıhlamur ağacının altındaki bank desem, bunları bulmak hiç de kolay değil! Ihlamur ağacını zaten kaç kişi tanıyabilir ki, her gün ıhlamur içenler de dahil? Ama Descartes bankı diyince bulması çok kolay, heykelin altında René Descartes diye kocaman yazı var... (Silvia girer ve banka doğru yaklaşır.) Arkadaşınız geldi sanırım, ben kalkayım...
Marianne – Bu kadını ömrümde görmedim!
Antoine – Benim beklediğim de bu değil!
Silvia – Mösyö Antoine siz misiniz acaba?
Antoine – Evet! Ya siz kimsiniz?
Silvia – Silvia!
Antoine – Silvia? (Gazeteyi göstererek) Fakat buradaki tarife hiç uymuyorsunuz, hem de hiç!.. (Silvia gülümser.) Buyurun, lütfen oturun. (Silvia, Marianne’la Antoine’ın arasına oturur.)
Antoine – Kahverengi saçlısınız!
Silvia – Aslında bebekken Marilyn Monroe gibi sarışındım!..
Antoine – Yaa, ilginç...
Silvia – Fakat insan büyüyünce saç rengi de değişiyor bazen, koyulaşıyor mesela; hayret verici bir şey! (Güler.)
Antoine – Hem de pek hayret verici!.. Boyunuz da 1.60 gibi!
Silvia – 1.50ye göre uzunum ama!..
Antoine – 1 metreye göre düşünürsek de çok uzunsunuz!.. Göz renginiz de bebekken yeşildi herhalde! Çünkü şimdi ela rengindeler!.. Siz bu ilanı bebekken mi vermiştiniz yoksa!..
Silvia – İtiraf etmeliyim ki, bazı fiziksel özelliklerimi ilanda biraz farklı verdim.
Antoine – Farkındayım! Neyse, göğüs bedeni konusunda doğruyu söylemişsiniz hiç olmazsa!
Silvia – Pek sayılmaz!
Antoine – (Hayal kırıklığı içinde) Silikon mu yoksa?
Silvia – Hayır, göğüslerim gerçek; Tanrı eliyle yapılmışlar yani, ama muhafazası birkaç beden büyük!..
Antoine – Bayan Silvia! Sutyeninizin içindeki boşluk tam olarak ne kadar?
Silvia – Korkmayın, fazla değil, üçte birlik bir kısmı boş sadece; üçte ikisi dolu demektir bu!..
Antoine – Büyük annenizin sutyenini ödünç aldınız herhalde!.. (Marianne kıkırdar; Antoine ona ters ters bakar.) O ilanda doğru olan bir şey var mıydı, matmazel Silvia?
Silvia – (Parmağındaki yüzüğü göstererek) Madam Silvia dersek daha doğru olur!
Antoine – Madam mı? Alın işte bir sürpriz daha! Beni iyice şaşkına çevirdiniz! Bakın, matmazel, yani madam, ya da her neyse sıfatınız, söyleyin lütfen, o lanet ilanda doğru olan tek bir şey var mıydı? Sadece tek bir şey? Cevap verin!..
Silvia – Sinirlenmeyin lütfen! İlanda kadın olduğum yazılıydı ve bu kısmı doğru.
Antoine – Umarım doğrudur!..
Silvia – Tabii ki doğru, ne sandınız!..
Antoine – Demek siz evlenmek isteyen evli bir kadınsınız!
Silvia – Tam değil! Evlenmek istemeyen evli bir kadınım!..
Antoine – Harika! Karşımda bir kadın değil bir sürpriz makinesi var adeta!
Silvia – Açık konuşmam gerekiyorsa...
Antoine – Kapalı konuşanları hiç sevmem...
Silvia – Bu ilanı sadece macera yaşamak için verdim... bir de çok özel bir hayalim var, onu gerçekleştirmek için!.. Kocamı severim, sıkıcı bir adamdır ama cidden severim ve ona karşı her zaman dürüstüm!..
Antoine – Cidden seversiniz demek! (Kahkaha atar.) Harika! Bakın madam Silvia, ben buraya sarışın, yeşil gözlü, uzun boylu, göğüs bedeni büyük bir matmazelle buluşmak için gelmiştim! Oysa siz... (Silvia ayağa kalkıp büstün arkasına gider.) Hey, nereye gidiyorsunuz? (Çantasından sarışın bir peruk çıkarıp kafasına giyer; yeşil renkli lensleri gözlerine takar; çantasından çıkardığı topuklu ayakkabıları da giyer.)
Silvia – Evet! İşte şimdi tam ilandaki gibiyim! Ta ta ta ta, sarışın bomba Silvia!.. Sizinle tanışmaya da ta baştan böyle gelebilirdim, ama dürüst davranıp olduğum gibi geldim!..
Antoine – Yüzüğü ne yapacaksınız peki? Fırlatıp atacak mısınız, işe yaramaz bir çöp gibi? (Silvia parmağındaki yüzüğü çıkarıp fırlatır.)
Silvia – Gidiyor muyuz?
Antoine – Nereye?
Silvia – Notre-Dame kilisesine, evlenmeye!..
Antoine – Evlenmeye mi?
Silvia – Şaka yaptım canım; evime tabii ki! (Şımarıkça güler.)
Antoine – Ya kocanız?
Silvia – Merak etmeyin, kocamın bu işten haberi var; onunla da tanıştırırım sizi!..
Antoine – Kocanız ne iş yapıyor, Tanrı aşkına, madam Silvia? Pornografik film çekimleri mi?
Silvia – Rica ederim, Mösyö Antoine, saygılı olunuz lütfen! Kocam, Duparc Oteller Zincirinin sahibidir; seksen üç yaşındadır ve beni mutlu etmek için her şeye katlanır!..
Antoine – Kusura bakmayın ama ben bu rezilliğe daha fazla katlanamam! Hoşça kalın madam Silvia! Zenginlere jigololuk yapamam! (Çıkar.)
The comedy takes place in the 17th century
SAHNE I.
Paris’te sakin bir sokak. Öğle
vakti. André ve Molière karşılaşırlar.
André: Üstat Molière! (Şapkasını çıkarıp önünde saygıyla reverans yapar.) Gökte ararken yerde buldum sizi!..
Molière: İyi ki beni yerde aramadın, André, yoksa gökte bulacaktın!
André: Sevgili üstadım, duyduklarım doğrumudur?
Molière: Benim kulaklarım senin kafanda asılı olmadıkları için ne duyduğunu bilmiyorum, André!
André: Kırkınıza yaklaştığınız için artık evlenmek istiyormuşsunuz…
Molière: Duyduğun kısmen doğru!..
André: Yanlış olan kısım nedir?
Molière: Ben kırkıma yaklaşmıyorum, kırkım bana yaklaşıyor; kırkımdan bucak bucak kaçıyorum, ama o peşimi hiç bırakmıyor!.. Lânet olası kırkım!..
André: Ne tür bir gelin adayı arıyorsunuz, üstat, size yardımcı olmayı kendime vazife bilirim!..
Molière: Yaşıma hiç uygun olmayan bir tür arıyorum!
André: Demek genç olsun istiyorsunuz! Size önerebileceğim bir genç kız tanıyorum. Çok uslu, çok hanımefendidir; sus diyince susar, konuş diyince konuşur!..
Molière: Tükür diyince de tükürür mü?
André: Aman üstat, şaka yapmayın; size öyle bir kız tavsiye ediyorum ki, müthiş kültürlüdür! Çok iyi derecede Lâtince, İspanyolca, Felemenkçe, Lehçe, Grekçe bilir; geometriden, aritmetikten iyi anlar, simyaya müthiş vâkıftır, harika fal açar; enfes keman çalar, fevkalâde resim yapar, dehşet ata biner, suda inanılmaz yüzer!..
Molière: Bu basit işleri geçelim, André; önemli şeyler yapabiliyor mu?
André: Meselâ?
Molière: Meselâ sebzeli yahni yapabilir mi ve yanında da meyveli bir turta?
André: Üstat Molière, siz aşçı mı arıyorsunuz eş mi?
Molière: Her ikisini de, çöpçatan dostum, her ikisini de arıyorum! Bilirsin, midem çok hassastır benim, o yüzden yemek işi çok mühim bir konu!.. Kısacası, aşçılığı iyi olan genç bir eş arıyorum!
André: Fakat üstat, zarafetle banalliği bir arada bulamazsınız; size köyden değil saray çevresinden bir kız öneriyorum, bunlar yemek yapmasını değil, bardağa su doldurmasını bile bilmezler; gerçi bahsettiğim bu marifetli kız eminim ki bunları da biliyordur!.. (Kendi kendine) Hey ulu Tanrım, sen işini bilirsin! (Molière’e) Üstadım, müjdemi isterim, size şiddetle tavsiye ettiğim marifetli kız salına salına, yanından geçtiklerini de küle çevirerek bu tarafa doğru geliyor, sizi hemen tanıştırayım…
Molière: İyi ama sebzeli yahni…
André: (Molière’e asık yüzle) Üstat lütfen yani… (Camila’ya, gülerek) Matmazel Camila!
Camila: Mösyö André!
André: (Camila’nın elini öper.) Her zamanki gibi çok şık ve çok zarifsiniz; Paris büyük diyenler ne kadar da yanılıyorlar, bakın bu koca kentte kolayca rastlaşıverdik işte!.. Sizi mösyö Jean Baptiste Poquelin’le ya da takma ismiyle üstat Molière’le tanıştırayım; Gülünç Kibarlar’ın, Uçan Hekim’in olağanüstü yetenekli, her türlü takdire şayan kıvrak zekâlı yazarı; Kralın önünde oyunlar oynamış eşsiz oyuncu, büyük dost!.. (Molière, Camila’nın elini öper.) Üstadımızı nasıl buldunuz, matmazel, çok kibar, çok beyefendi değil mi?
Camila: Usus promtos facit!
André: Efendim?
Molière: Matmazel dedi ki, pratik yapmak mükemmelleştirir!
André: Neyin pratiği, matmazel?
Camila: Üstat Molière elimi büyük bir zarafetle mükemmel bir şekilde öptü, demek ki üstat daha önce çok sayıda kadının elini öpmüş ve nihayetinde bu işte ustalaşmış, mükemmelleşmiş!..
Molière: Yani benim Don Juan gibi çapkın biri olduğumu mu ima ediyorsunuz, matmazel Camila?
Camila: Elimi beceriksizce öpseydiniz şüphesiz bu daha hoşuma giderdi; fazla tecrübe ve ustalık beni hep korkutur; amatörce yapılan işleri daha çok severim ben!..
André: (Alçak sesle Molière’e) Size ne kadar akıllı olduğunu söylemiştim!
Molière: (Alçak sesle) Bu kız akıllı değil düpedüz kıskanç! Elini öptüğüm öteki kadınları düşünüp onları kıskandı!..
André: (Alçak sesle) Bence kısmet tıpış tıpış, bütün varlığıyla, bütün yumuşaklığıyla ayağınıza geldi, tam önünüze dikiliverdi; bu kesinlikle kaçırılmayacak bir izdivaç!..
Molière: Matmazel Camila, yemek yapmasını sever misiniz?
André: Aman üstat…
Camila: Evde aşçımız var, lâkin ara sıra mutfağa gider kendimce bir şeyler yaparım…
Molière: Meselâ sebzeli yahni yapabilir misiniz?
André: Aman üstat…
Camila: Eğer bir gün evlenirsem, sevdiğim erkek de benden sebzeli yahni yapmamı isterse, elbette yaparım…
André: Harika bir yanıt!
Molière: Ya sizden şekerli yahni isterse?
Camila: Yaparım…
Molière: Eşek etli yahni?
Camila: Yaparım…
Molière: Sütlü yahni, maymun etli yahni, üzerine kaz tüyü serpilmiş yengeçli yahni, çakıl taşlı yahni?
Camila: Onları da yaparım!..
André: O, her şeyi yapar!..
Molière: (Alçak sesle André’ye) Bu kadar itaatkâr bir kadın istemem ben! Kendime Afrika’dan marsık gibi bir köle satın alırım daha iyi!..
André: (Alçak sesle) Aman üstat, her erkeğin arayıp da bulamadığı bir kız bu, bulunmaz bir Hint kumaşı; inek sütü değil kuş sütü, bezelye değil havyar, bronz değil altın, cam değil kristal!..